ŞiirÖyküDenemeÖzgür MetinKitapMüzikBilge
Arama

Okur- sanız & Yazar- sanız | Bohem Mekan; Bilge - Roman ve öykü eşitsiz mi gelişiyor- Semih Gümüş...

Roman ve öykü eşitsiz mi gelişiyor- Semih Gümüş 0
 

Bir edebiyatın türleri arasında eşitsiz gelişme neredeyse her zaman olanaksızdır. Öteden beri yokluğuna sözde hayıflandığımız eleştirinin bile öteki türlere göre kendine bir yer bulduğunu yadsımak anlamsızken, roman ile öykü arasında birbirine ters gelişme eğrileri çizmek büsbütün yapay olabilir. Belki bazen biri öbürünün önüne geçebilir; sözgelimi 1980'lerin başında öykü beklenmedik bir suskuya çekilmişken yeni yazarların pırıltısıyla roman edebiyatımızın gündemindeki bütün boşluğu kendi başına doldurmaya yetmişti ve bunun neden sonra açıklayabildiğimiz nesnel nedenleri vardı.

 

Dolayısıyla roman yükselirken öykünün gerilediği düşüncesi (kimilerine göre düpedüz bir sav bu) birkaç tümce içinde bile geçersiz kalabilir. Ortaya atılan bu tür savsözlerin karşılıksız olduğunu görmek için çok çabaya da gerek yok aslında.

 

Romanın, bulunduğu yerden başka bir yere gitmesi için ya güçlü bir geleneğe dayanıp bir basamak yukarı çıkarak temsil yeteneğini göstermesi gerekir ya da bu yoksa, yeni bir roman anlayışının yaratıcısı olması. Geçmişi derleyip toparlayan bir gelenek bugün yaratılamayacağına göre, ilki için geç kalınmış sayılır; ikincisinin de roman sanatımızda sıklıkla yaşandığı söylenemez. Bütün bütüne ümitsiz olmadan, 1980'lerin başında Orhan Pamuk, Latife Tekin, Mehmet Eroğlu'nun ortaya çıkış biçimini; uzun zaman sonra bir mucize olarak çıkagelen İhsan Oktay Anar'ın dünyada bir benzeri olmayan romanlarını; Hasan Ali Toptaş'ın dil, üslup ve anlatma becerisiyle çoğalan anlam romanını; neden sonra Ahmet Karcılılar'ın Yağmur Hüznü'nü; arada, verimliliği kısıtlı olsa da, Aslı Erdoğan'ın Kırmızı Pelerinli Kent'ini; son yıllarda Ayhan Geçgin, Hüseyin Kıran, Sema Kaygusuz ve Zafer Şenocak'ı atlamadan gene de belirtmek zorundaysak, romanın edebiyatımızda elbette kendini sürekli yeniden üreten etkin bir yaratma cesareti içinde olmadığı, değişemediği söylenebilir.

 

Bununla birlikte, romancının kendini aradığı yollar çoğu zaman edebiyatın dışına da çıkarabiliyor. Popüler olmak, bir olgu, ama yalnızca küçücük bir azınlığa sunuyor olanaklarını. Bir yılda çok satan kitapların sayısı yirmi beş ya da otuzu geçmezken kalburüstü yayınevlerinin sayısı üç yüz dolayında. Bütün ülkede iki yüz elli edebiyat dergisi yayımlanmasına karşın, şimdi içinde bulunduğumuz dönemde yayımlanan edebiyat dergilerinin sayısının azlığına hayıflanıyorsak, edebiyatımızın atardamarını elinde tutacak nitelikte dergilerin sayısının onu geçmemesindendir. Yayımlanan bu dergilerin de ancak bazıları üç büyük kentin dışına uzanıp ülke düzeyinde dağıtılabiliyor.

 

Öykü aynı yerde duruyor

Roman ve öykünün durumunu tartışırken dergilerden söz açmamın nedeni, edebiyatın bugün de doğup büyüdüğü, önce yürümeyi öğrenip sonra bütüncül etkileri göstermek için kendini bulduğu alanın edebiyat dergileri oluşu. Belki romanın yükseliş içinde olduğu yargısının üstünde pek düşünülmeden verildiği buna bakarak da belirtilebilir. Çünkü edebiyat, asıl niteliksel gelişimini gazetelerde ya da televizyonlarda değil de, dergi sayfalarında oluşturuyorsa, bundan öykünün daha çok yararlanabileceği düşünülemez mi?

Varlık dergisinin Haziran 2007 sayısında öykünün roman karşısında düştüğü halleri göstermek için yapılan bir soruşturma bu tür sorunlar karşısında ne çok kişinin hazırlıksız olduğunu gösteriyordu. Varlık'ın soruşturmasında öykünün son yıllarda gerilerken suskunluğa da gömüldüğü, öykücülerin tartışmadığı, üstelik bu arada "öykücünün tek sorununun bir an önce roman yazmak" olduğu biçiminde bir sunuşla birlikte, öyküyle ilgili bir grup yazarın görüşlerine başvuruluyor.

 

Neyseki öyküyle içli dışlı olan yazarlar bu yaklaşıma karşı serinkanlı bir duruşla, aslında sorunun yalnızca öyküyle ilgili olmayıp edebiyatımızın bütününü ilgilendirdiğini belirtiyor. Romancıların ya da şairlerin, romanın ya da şiirin sorunlarını adamakıllı tartışıp ortaya anlamlı sonuçlar çıkardıklarından, bu arada öykücülerin de bütün kaygılardan azade, konformizm içinde kendilerini kaybetmiş durumda olduklarından haberimiz mi olmuyor.

Belli ki öykünün yeterince tartışılmadığı, öykücülerin suskuya çekilip hiçbir şeyi umursamaz göründükleri savları aşırı öznellikle durduk yerde çıkmıştır. Bu arada öykünün karşısında roman üstüne hatırı sayılır tartışmalar yapıldığı biçimindeki bir değerlendirmeyi doğrulayacak verilere sahip olduğumuzu da sanmıyorum. Yıllardan beri roman üstüne yapılmış, iz bırakmış, dolayısıyla yararlandığımız bir tartışma yaşanmadı. Nobel Ödülü'nden sonra Orhan Pamuk üstüne yapılmış tartışmalar bile yalnızca siyasetin gölgesinde oldu ki, edebiyatı siyasetin gölgesine çekmek en bilinen arızalarımızdan ve en kolayıdır. Yazarı tartışmak kolay, romanı tartışmak zordur.

Bugün Batı'da roman sanatının tartıştığı sorunların bizim edebiyatımıza yansımalarını düşünen romancılar var mı? Uzakdoğu'dan çıkan romancılar niçin Batı'da bu denli ilgi çekiyor, Birleşik Amerika yeni romancılar üretmekte niçin bu denli verimli, Latin Amerika hâlâ bizim bildiğimizle mi sınırlı? Bunlara benzer bir dizi konu ve sorun ne romancıların ilgi alanında, ne dergilerin; roman sanatımız da bu sorunları düşündürtecek düşünsel derinlik içinde görünmüyor.

 

Durum böyleyken, son yıllarda bir de yazılıp yayımlanan romanların sayısının çokluğu karşısında hayıflanma kötü alışkanlığı edinildi. Bir yıl içinde yayımlanan romanlar neredeyse bütünüyle tu kaka ediliyor, doğru dürüst bir tartışma, ciddi tek bir çözümleme yapılmadan. En aklı başında yazarlarımız bile, Niçin bu kadar çok sayıda roman yazılıyor? diye, düpedüz öfkelenebiliyor. Bunlara bakıp da delirdiğimizi düşünen olursa, haksız sayılmaz.

 

 

Şiirin kendine uygun kanallarda, bazen fanzinlerin yeraltı çevrelerinde daha canlı bir tartışma yaşadığı söylenebilir belki, ama günümüz şiirinin bugünü ve gelecek yönsemi üstüne iz bırakan tartışmalar, kapsamlı ve nitelikli incelemeler yapılıyor mu? Geçen bir yıl içinde şiir üstüne kaç eleştiri kitabı yayımlanmıştır? Bunlardan hem yoksun olup, ayrıca kalıcı katkılar yapmadan içinde yaşadıkları durumdan hoşnut kalanların şiirin derin yapısından uzak bulundukları kuşkusuzdur. Ortada yayımlanmış bir eleştiri kitabı bile yokken, en çok şairlerin tartıştığını mı düşüneceğiz?

Romanın ve şiirin yeterince tartışılmadığı yerde, öykünün tartışılması elbette daha zor. Çünkü öykü, zaman içindeki değişimi en yavaş türdür. Türsel özellikleri nedeniyle, romanın bir yüzyılda yaşayacağı değişimi, öykü iki yüzyılda yaşayabilir. Gene de son on beş yıldan beri yapılan bütün tartışmalara bakınca, öykünün romandan daha çok tartışıldığı görülüyor. Kaldı ki, bizim edebiyatımız elbette bütün olarak tartışmadan uzak durmaktadır ve kendilerine dönük sınırlı eleştirilere bile öfkeyle karşılık veren şair ve yazarların bulunduğu dünyanın eleştiriden uzaklığı önemli bir sorundur. Eleştiri, düşünceden ve soyutlamadan uzak tutulup görevci bir tür olarak anlaşıldıkça, ne öykü yeterince tartışılabilir, ne de şiir ya da roman.

 

Öte yandan, düşünceden gitgide uzaklaşan bir toplumsal ve kültürel hayatın parçası oluşu da edebiyatımızı eleştiriden, tartışmadan uzaklaştırıyor. Bugün düşünce üretimi her zamankinden daha kısıtlı ve düşünce yalnızca küçük bir azınlığın ilgi alanına sıkışmış durumda. O azınlığın, bütün toplum içinde küçük bir azınlık olarak yaşayan edebiyat kamuoyunun da içindeki çok küçük bir azınlık olduğunu görebiliyorsak, gerçek bir sorundan söz etmiş oluruz. Çözümü sorunun içinde yatıyor.

 

Öykünün son zamanlardaki sıkıntıları, dolayısıyla yeterince tartışılamamasının nedenleri arasında, kayda değer bir yükseliş döneminin sonunda çıktığı yerde yeni bir duraklama, durgunluk dönemini yaşıyor olması var. Kendiliğinden oluşan bir iç değerlendirme yaşıyor öykü. Sağlık belirtisidir bu. Bunun sonunda yeni bir çıkış yaşayacağını düşünüyorum. O çıkış sırasında umduğumuz gibi tartışılmaya başlanacağınıysa, gene beklemiyorum.

Romanın büyük düşüncelerle yazılmadığı günümüzde kendine daha çok okura ulaşmasını sağlayacak yeni yollar bulması şaşırtıcı olmamalı. Onaylanır, onaylanmaz, ama bu yollardan geçerken sayıca da çoğalması olağandır. Kaldı ki yayımlanan romanların sayısının çok olduğunu düşünmek de (bunu düşünmenin saçmalığı bir yana) anlamsız; bunu önlemek için edebiyat zaptiyesi oluşturulamayacağına göre, asıl olan öne çıkmakta hiç de güçlük çekmeyecek iyi romanları değrlendirmektir. Romanın kendine bulacağı yeni yataklar, iyilerin açtığı yoldan geçecektir. Roman büyük düşüncelerle yazılmıyor, hayatın daha küçük sorunları ve ilişkilerinden çıkıyor, ama romancının aynı yolda nitelikli romanlar yazmasının tek yolu kendisinin büyük düşünmesidir.

 

Öyküye gelince, onun kendi başına sorunu yok; ağır, kararlı kendinde bir yolculuk onunki ve bazı duraklarda bekleyip bazen hızlanarak aldığı bu yolda önüne çıkıyorsa roman, kendi doğası yüzünde onu sollamaya yanaşmıyor. Sonunda gideceği yere nasıl olsa ulaşacaktır. Gecikeceğini de sanmıyorum.

 

Radikal Kitap/ 25/05/2007/ Semih Gümüş


Kayıp Karga | İletişim | rss takibi

Bohem Mekan 2007-2008 © Tüm Hakları Saklıdır
Programlama : Yaman Tasarım Ve Programlama
Tema dizayn   :