Gençlik yıllarımda edebiyatı, roman sanatı dışında ciddiye almazdım ve 'yazar' sözcüğünün bendeki karşılığı 'roman yazan' kişi idi. Lisede, edebiyat derslerinde bana dayatılan, not baskısıyla öğretilmeye çalışılan her şeye tepkiliydim. Bunda kuşkusuz işini sevmeyerek yapan edebiyat öğretmenimin payı büyüktü. Eli kalem tutan ama yaratıcı yeteneği olmayanların deneme, gezi, anı, günlük gibi türlerle kendilerini avuttuklarını düşünürdüm. Anlamadığım, beni şaşırtan ise öykücülerdi. Roman yazabilecekken yazmıyorlardı. Tam güzel bir atmosfer yakalamışken bitiriveriyorlardı. Ya tembeldiler ya da tercih etmiyorlardı, bu yüzden de kendilerini harcıyorlardı.
Bütün bunlar, bir kasabada yaşayan, kitap okumayı seven ama neyi, ne zaman ve nasıl okuyacağını bilmeyen, kimse tarafından yönlendirilmediği için el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan, yararsız okumalarla zaman yitiren bir gencin düşünceleriydi. Yazmak gibi bir derdim yoktu, çünkü yazarlığı kendime çok uzak görüyordum. Bir gün yazma isteği duyduğumda, işe romandan başlamam çok doğaldı. Gençlik yıllarımda bir medyum, ya da lambadan çıkmış bir cin ileride yazar olacağımı söyleseydi onun yeteneğinden kuşku duyardım. Hele ki öykücü olacağımı söyleseydi gülüp geçerdim.
'Neden yazıyorsun?' sorusuyla çok sık karşılaşıyorum. Buna net bir yanıt veremiyorum. Böyle bir sorunun da, yanıtının da benim için bir anlamı yok. Kendi kendime de hiç sormadım bunu. Ama, 'Neden öykü yazıyorum?'un yanıtını arıyorum. İlk gençlik yıllarımda okumadığım, küçümsediğim bu tür, nasıl olmuştu da zaman içinde yaşamımın odağına yerleşmişti? Öncelikle, yıllardır bir okur olarak öyküye neden mesafeli durduğumu bulmam gerekiyordu. Bu da pek güç olmadı; o yıllarda öyküden tat alabileceğim yeterli bir donanımım olmadığı sonucuna vardım. Öykü okumanın roman okumaktan farklı olduğunu, çaba gerektirdiğini, bu nedenle de gelişmiş bir okura gereksinim duyduğunu anladığımda ne çok zaman yitirdiğime üzülmüştüm. Daracık bir alanda çok şey söyleyen öykü yazarı, okurunu da bu dünyaya çekmek, hatta kendi öyküsünün penceresini aralamak için kışkırtıyordu. Her şeyi anlatmıyor, bilinçli olarak bıraktığı boşlukları doldurmanızı istiyordu. Kesin bir sona bağlanmayan öyküleri, yazarın bıraktığı yerden siz sürdürüyordunuz. Okuru da yazarı kadar yaratıcı olmak durumundaydı. Söz konusu tek bir öykü değil de bir öykü kitabı olduğunda okurun işi biraz daha güçleşiyordu. Her öykü bir dünyaydı ve birkaç dünyadan oluşan bir kitap vardı elinizde. Bir öyküyü bitirdikten sonra öbürüne geçmek hiç de kolay olmuyordu. Onun tadına varmak için okumaya biraz ara vermeniz gerekiyordu. Öykünün büyülü dünyasına girdikçe yepyeni bir ülke keşfediyormuş gibi heyecanlanıyordum. Kendine özgü, yer yer şiirsel ve iç müziği olan bir dili vardı öykünün. Edgar Allan Poe'nin dediği gibi, öykü kusursuz bir türdü. Kendisine yük olacak fazladan bir sözcüğü taşıyamayacak kadar da narindi. Has öykü okurları da seçiciydi ve hantallaştırılmış, süslü cümlelerle, gereksiz ayrıntılarla yazılmış bir öyküyü sonuna dek okumuyordu. Hatta ilk cümleden sonra bırakanlar da vardı.
Öykü neydi benim için...
Öykü sanatı ile ilgili bütün gizleri, okuduğum öykülerden çıkarmaya çalışıyordum. Kuramsal yazılar bana koşullandırıcı, sınırlayıcı, didaktik ve yazma sürecinde kısıtlayıcı geliyordu. Yine de okuyor, notlar alıyordum. Bunlar da önemliydi ama kendi sesimi başka öyküleri okudukça bulacağıma inanıyordum. Nabakov'un, Çehov'un öyküleriyle ilgili saptamaları yoluma ışık tutmuştu. "Öyküyü mümkün olan en doğal biçimde anlatmak. Bir kişinin bir diğerine kendisi için önem taşıyan olayları yavaş yavaş, ama hiç ara vermeksizin, alçak sesle anlatışı gibi." Bu da, içtenlik demekti; okuduklarımda aradığım ve yazdıklarımda önemsediğim içtenlik ... Çehov'un öyküsünün bir dalga sistemi olduğundan, şu ya da bu ruh durumunun gölgeleri üzerine kurulduğundan söz ediyordu Nabakov. Bunun üzerine Çehov'u yeniden okurken ne demek istediğini çok iyi anlamıştım.
Seksenli yıllarda ilk öykülerim dergilerde yayımlanmaya başladığında bir arkadaşım, yalnızca öykü yazarak hiçbir yere varamayacağımı söylemişti; öykü üzerine yazılar da yazmalıydım. Bizden önceki kuşaktan, o günlerde gündemde olmayan bir yazarı örnek göstererek, sonunda onun gibi olacağımı söylemişti. Neden öykü yazıyorum sorusunun yanıtlarından biri de, arkadaşımın uyarısı karşısındaki duruşumda yatıyordu. Bana sunduğu disiplinsizlikten ötürü seviyordum öykü yazmayı. Her gün çalışma odama kapanıp yazmıyordum. Yaşama ve olaylara öykü malzemesiymiş gibi bakmıyordum. Kuramıyla ilgilenmiyordum. Öyküler uzaklarda değil, çok yakınımdaydı. Günler, bazen haftalarca tek satır yazmadığım oluyordu. Yalnızca yazdığım öyküye karşı bir sorumluluğum vardı ve o da beni asla sıkıştırmıyordu. Tanımlayamadığım bir coşkuya kapıldığımda yazıyordum ancak ve bu bana müthiş bir haz, bir yaşama sevinci veriyordu. Onun gibi ya da şunun gibi olmak değil, hiç kimse gibi olmadan ve hiçbir şey beklemeden yazmak. Yaşamla sıkı bağlarını gördükçe daha da bağlanıyordum öyküye. Nabakov'un Çehov'un öykülerinden çıkardığı bir başka sonucu da çok çarpıcı bulmuştum: "Öyküde belirgin bir ahlak dersi ya da mesaj yoktur." Ben de bunu düşünüyordum. Bilge Karasu'nun bir saptaması ise iyice yüreklendirmişti beni: "Bence öykü nedir? Ancak öykülerimi yazarak anlayabileceğim bir şeydir bu. Öykünün tanımını, kuramını değil, kendisini arıyorum. Her yazdığım, öykünün ne olabileceği üzerine bir arama çabası."
Ben öykü üzerine kuramsal yazılar değil, öykü yazmak istiyordum. 'Neden öykü?' soruma en güzel yanıtlardan birini de Frank O'Connar veriyor. Okuyunca "İşte bu!" demiştim: "Romanla karşılaştırıldığında tek başınalığa dayanan kişisel bir sanattır kısa öykü; insanoğlunun yazgısına yöneltilmiş içli bir çığlıktır. Roman sanatının gereklerini yerine getirip tiplerle, güncel sorunlarla ilgilenmez. Yaşamın derin ortak çıkarlarıyla ilgilenir. Gorki gibi ünlü öykücülerin serseri olmaları boşuna değildir."
Radikal Kitap- 16/11/2007- Cemil Kavukçu