1. Sezai Karakoç 'vazifeli'
şairler soyundandır: İlk şiirlerini ortaokula giderken yazması, küçük yaşta
Ferideddin-i Attar'ın "Mantık-ut Tayr" ve
"Pendname"sini okuması, ilk şiiri 'Sabır'ın henüz 17 yaşındayken, Büyük Doğu
dergisinde yayımlanması ve efsanevi şiiri "Monna Rosa"yı 19 yaşında
yazması, kısacası bu erken başlayan çaba, bu sürekli verim ancak 'vazifeli' bir
şairin harcı olabilir. Hemen bütün büyük şairlerde rastladığımız 'metafizik
gerilim'in kaynağında, biraz da onların kendilerini 'vazifeli' hissetmesi
yatar. Rimbaud,
Baudelaire, Octavio Paz, Neruda, Nâzım Hikmet, Dağlarca
gibi Sezai Bey de bu soy şairlerdendir. Ebubekir Eroğlu'nun "Sezai Karakoç, kendi
içinden kaynaklanarak çıkan ve çevresindeki hacmi doldurarak büyüyen bir şiiri
geliştirmiştir" sözleri de, bu 'vazifeli' olma
haline temas eder.
2.
Sezai Karakoç modernist bir şairdir: Cemal Süreya, Sezai Bey'in
ünlü şiiri 'Balkon' yayımlandığında, bu şiirin 'güzel'
olduğunu, ama daha da önemlisi 'yeni ve daha güzel şiirler yazdıracak bir
yatırım olduğunu belirtir. 'Balkon', medeniyetin kötü habercisi olarak gerilimi
artıran bir şiirdir. Bütün öncü ve modernist şairlerin de, bu anlamda bir tür
'kahin' (bilici) olduğunun da en iyi delilidir. Öte yandan Karakoç'un II.
Yeni'den söz ederken söylediklerini hatırlayalım: "Yeni Gerçekçi akımda,
'Ben'in en küçük davranışı bile büyük bir haber gibidir.../ ... Peşin hükümleri
olmaksızın, hayatı sağlamak için harcanan ek hayatı ihmal ederek, hayatı,
evrendeki yerini unutmayan/hesaba katan bir gözle hayatı inceliyor."
Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzre, 'Ben', modern şiire içkin bir 'Özne'dir ve
onun en küçük davranışının bile büyük bir haber olması, modernizmin şiire
kazandırdığı bir irtifadır.
3. Sezai Karakoç, Türk
şiirinde en 'politik' şiirleri yazan iki şairden biridir:
Öteki ise elbette Nâzım Hikmet'tir. Nâzım Hikmet 'Komünist Ütopya'nın
şairi olurken, Sezai Bey'in de İslami inancı doğrultusunda bir 'Uygarlık Ütopyası'nın
izinde yaşayıp üretmiştir. Her iki 'ütopya' doğrultusunda yazan pek çok şair
vardır, fakat Nâzım Hikmet ve Sezai Karakoç, hem 'büyük' şair olmaları, hem de
Cemal Süreya'nın deyimiyle 'inancının çılgını' nitelemesini hak
eden edebi ve düşünsel üretimleriyle, verimlerinin 'biricik'liğiyle hepsinden
ayrılırlar. II. Yeni de sanılanın aksine çok 'politik'
bir şiirdir. 'Sıkıntı'yı devrimci bir durum olarak şiirleştiren Turgut Uyar,
ilk kez mikroiktidar/lar karşıtı şiirler yazan, 'feminist' bir şair olduğu da
söylenmiştir, Ece Ayhan'ı hatırlayalım. İslam inancının şiirini zirveye taşıyan
isimse şüphesiz Sezai Karakoç'tur.
4. Sezai Karakoç 'gelenekçi'
bir şair değildir: 'Gelenek' kavramı, günümüzde özellikle şiir açısından
bakıldığında, anlamından saptırılmıştır. Sezai Karakoç da 'gelenekçi' şairler
safında değerlendirilmiştir. Oysa Sezai Bey, ne o saftadır ne de 'gelenekten
yararlanma'yı benimsemiş şairlerin safında. Turan Karataş'ın "Doğu'nun
Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç" (Kaknüs Yay.,1998) kitabında belirttiği
üzere, Karakoç için gelenek "asıl kontak kurulan nokta ve aynı ruh
dünyasını, dünya görüşünü paylaşmış olması"dır. Ona
göre geçmiş 'bitmiş, kapanmış bir devri saadet değil, yeniden yaratılması
mümkün ve gerekli' bir zamandır. Geçmiş zaman, belirli bir dönem (Divan
edebiyatı, Osmanlı) değil, beşeri değerlerin bir bütünüdür. Buna dönüş mümkündür
ve bu bir uyanış, diriliştir.
5. Sezai Karakoç
şiirinde metafizik, hayatın içindedir: Sezai Bey'e ilişkin bir tespit de, onun
şiirinde 'neomistik
ürperti'nin var olduğudur. Sanılır ki, şiirlerinde
'metafizik öge'lere rastlanan şairler, hep 'öte/öteki dünya'ya dair konuşurlar,
bu dünyaya değinmezler. Karakoç'un şu cümleleri ondaki 'metafizik'in bu
dünyadan soyutlanmadığına işaret eder:"Bizim metafiziğimiz; Tanrı ve
ahiret inançlarıyla şahdamarında gürül gürül canlı bir kan akan bir metafiziktir.
İslam uygarlığının temel ilkesi olan mutlaklık aleminin bu dünya penceresinden
görülen manzarasıdır. Bu dünya, aslında o dünya metnine bir çıkma, bir
dipnottur. Fizikötesi, hayatın içindedir."
6. Sezai Karakoç
'Diriliş'in şairidir: Karakoç "Benim şiirim aşk, hürriyet, arayış ve ölüm
gibi varolmanın dinamitlendiği noktalardaki trajik espriyi, irrasyonele,
absürde bulanmış 'mutlak'ı zaptetmektir" derken, II.
Yeni'yi salt dilsel serüvene indirgeyen tutumdan farklı düşündüğünü de
belirtir. 'Diriliş Düşüncesi'yse ilk kez, Cezayir bağımsızlık savaşı
dolayısıyla 1954'de yayımladığı "Bir Milletin Ba'süba'delmevti" adlı
yazısında belirir. II. Yeni'ci olmasıyla 'Diriliş' düşüncesinin oluşması aynı
zamana rastlar. 'Garip'çiler tarafından neredeyse çırılçıplak bırakılmış şiire,
II. Yeni'nin tekrar itibarını kazandırdığı, bilerek ihmal edilen ses, müzik,
ritm ve ahenk duygusuyla şiir sanatlarının yeniden şiire davet edildiği, şiirin
de yeniden 'Diriliş'inin gerçekleştiği bu dönemde, Sezai Bey'in hem şiirdeki
'Diriliş' hareketine katılması, hem de bir 'uygarlık projesi' olarak 'Diriliş
Düşüncesi'ni oluşturması elbette ilgi çekicidir. Kaldı ki bir 'sevgi devrimi'
olarak nitelediği 'Diriliş Düşüncesi'nin köklerini Asr-ı Saadet'e kadar
uzatması ve asıl halkalarının Muhiddin Arabi, Gazali, Mevlana, Şeyh Galip, son
halkanınsa Necip Fazıl olduğunu belirtmesi, düşünceyi de çoğunlukla şairlere
dayandırdığını ve kökeninde şiir olduğunu gösterir.
7. Sezai Karakoç,
şiiriyle de bir 'uygarlığın sözcüsü' olmayı üstlenmiştir:
Sezai Karakoç'un tüm şiirlerine, fakat özellikle "Balkon", 1966'da
yazdığı "Köpük" ve devamına baktığımızda, onun bir şair olarak, 'İslam uygarlığının
sözcüsü' olmayı seçtiğini görürüz. O şiirleriyle, 'yok olma
tehdidiyle karşı karşıya kalan bir uygarlığın yeniden kurulmasına, inanç
dünyası, düşünce dünyası ve estetik dünyanın yeniden canlandırılmasına yönelik
bir umudu' canlı tutar. Bu da bir bakıma Karakoç'un şiirini 'evrensel' kılar,
çünkü onun şiiri aynı zamanda günümüz dünyasının önemli bir parçasını oluşturan
İslam coğrafyasının sorunlarıyla birlikte dünyanın da sorunlarını dert edinen,
tüm insanlığa da çağrıda bulunan bir şiirdir.
8. Sezai Karakoç, II.
Yeni'ci olmasaydı da büyüklüğü teslim edilirdi: Sezai Bey'in, Türk şiirinin
büyük şansı olan II. Yeni'nin kurucularından olması, elbette farklı kesimler
tarafından daha çok bilinmesini de sağlamıştır. Fakat kabul etmek gerekir ki,
Sezai Karakoç II. Yeni şairi olmasaydı da yine aynı kabul ve ilgiyi görürdü.
Ben, her dönemde varolan şiire ilişkin umutsuzluğa karşın, iyi ve büyük
şairlerin güzel bir 'kader'i olduğuna inanıyorum.
9. Sezai Karakoç,
şiirimizin üç 'Parasız Yatılı'sından biridir: Ünsal
Oskay'ın saptamasıyla, şiirimizde üç 'parasız yatılı' vardır: Ece Ayhan, Cemal
Süreya, Sezai Karakoç. Üçü de Mülkiye'den arkadaştır, üçü de
üniversiteyi devlet bursuyla okumuştur. Ve üçü de devletle ilişkilerinde hep
'mesafeli' olmuştur. Ece Ayhan'ın devlet hizmetinden hemen atılması, Sezai
Bey'in kısa süren memuriyeti ve Cemal Süreya'nın uzun fakat 'sorunlu'
hizmetlerini göz önüne alırsak, üçünün de devletle başlarının pek hoş olmadığı
anlaşılır. Bu açıdan bakıldığında, popülist yönsemeleri fazla olan Garip'in
ardından Türk şiirinde ilk 'sivil şiir' olarak II. Yeni'nin belirdiğini
görebiliriz.
10. Sezai Karakoç görene
'gizli' bir şair değildir: Sezai Bey'in şairliği ve düşünce adamlığı yanındaki
önemli özelliklerinden biri de, eleştirdiği çağın ve sistemin imkanlarından
faydalanmayı en aza indirgemiş oluşudur. Ne tv ekranlarında görürüz onu ne
radyoda sesini duyarız, ne gazetelerde çıkar karşımıza ne dergilere röportaj
verir. Bu günümüzde az rastlanır bir 'şair tutumu' olarak elbette 'gösteri
toplumu'na temelli bir itirazdır ve ardında bir derviş tutumu kadar, dahası
ondan da çok, politik bir bilinç yatar. Sezai Bey'in kendini gizlemek ve
böylece etrafında 'gizemli' bir hava yaratmak gibi bir amacı ve kaygısı yoktur
elbette. O şiirini ve düşüncesini kitaplarıyla, çıkardığı 'Diriliş' dergisiyle
iletirken, elbette görene değil, 'görmeyene gizli' bir bir şair olacaktır.
09/03/2007 tarihli
Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde yer alan Haydar Ergülen’e ait yazıdan alıntıdır.