ŞiirÖyküDenemeÖzgür MetinKitapMüzikBilge
Arama

Okur- sanız & Yazar- sanız | Bohem Mekan; Kitap - Ryu Murakami- Yok Yere...

Ryu Murakami- Yok Yere 0

 

Yok Yere'yi okurken Japonya hakkında hiçbir şey bilmediğimizi ve her an değişen bir dünyada ne yöne gideceğini bilmeden oradan oraya sürüklenen birçok insan olduğunu fark ediyoruz. Kültür çatışmalarını ve hayatın acımasızlığıyla baş etmeye çalışan çaresiz insanları ustalıkla ele alan Murakami, artık yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olarak kabullendiğimiz yalnızlığı, kimliksizliği ve yozlaşmışlığı bize hatırlatarak belki de umduğumuzdan çok daha çirkin bir duygunun bizi en dibe kadar çektiğini hissetmemize neden oluyor. Her değişim biraz acı verir. İşte Japonlar için de çağdaşlaşma acı verici bir değişim haline geliyor.

 

Annenize bile söyleyemeyecek kadar utandığınız bir işiniz oldu mu? Ryu Murakami'nin yeni romanının yitik kahramanı Kenji daha yirmi yaşında ve her şeyin pazarlandığı bir şehirde bir nevi 'gece hayatı rehber'liği yaparak hayatını kazanmaya çalışıyor. Kenji pek öyle her şeye karışmıyor; Amerikalıları şehrin kirli sokaklarında gezdirirken iyi de para kazanıyor, on altı yaşındaki kız arkadaşı da halinden memnun. Eh, bu durumda şikâyet etmenin ya da başka arayışlara girmenin pek de bir anlamı yok, bir şekilde yaşayıp gidiyorlar. Sokaklar çeşit çeşit insanla dolu, Kenji de işi gereği pek çok garip insanla tanışıyor. Ama görünüşe bakılırsa karşılaştığı insanlar arasında en tuhafı son müşterisi olan Frank isimli Amerikalı. Televizyonlarda, fahişelik yapan liseli bir genç kızın vahşice öldürüldüğü haberinin yayınlandığı gün, Frank, Kenji'yi telefonla arayarak kendisine üç geceliğine rehberlik yapmasını istiyor. O sırada kız arkadaşlıyla tatil planları yapan Kenji, bu teklif karşısında tatili bir süreliğine ertelemeye karar veriyor çünkü adam iyi para verecek gibi.

 

Ne var ki para kazanmak adına giriştiği bu iş Kenji'nin hayatını akıl almaz bir şekilde değiştiriyor. Frank, birbirinden çılgın konuşmalarıyla Kenji'yi adeta kalbinin karanlık tarafıyla yüzleşmek zorunda bırakıyor. Sadece Kenji olsa iyi, Frank tanıştığı herkesi bir şekilde etkisi altına almayı başarıyor. Birbiriyle çelişen o kadar çok yalan söylüyor ki, Kenji artık onun bir katil olduğunu bile düşünmeye başlıyor. Kız arkadaşının Frank'den uzak durması konusundaki ısrarlarına rağmen, Kenji bu korkunç adama rehberlik yapmaya devam ediyor ve her an bir öncekinden çok daha garip olaylarla karşılaşıyorlar. Kenji, okuyucuyu da beraberinde götürdüğü öyle bir kâbusun içinde ki artık uyansın ya da bir şeyler yapsın diye elimizde olmadan sabırsızlanıyoruz. Ancak, artık her şey için çok geç olana kadar Kenji hiçbir şey yapmıyor. Sanki şeytan tarafından ele geçirilmiş gibi...

 

Murakami, Amerikan ve Japon toplumunun en yozlaşmış yönlerini ve kültür çatışmasını acımasız bir dille anlatıyor. Üç gece boyunca seri katil olduğunu düşündüğü bir adamla şehirde dolaşan Kenji, Japonya'nın sokaklarında neler olup bittiğini tüm ikiyüzlülüğü ve anlamsızlığı ile görmemizi sağlıyor. Ancak Murakami okuyucuyu hiçbir zaman Kenji'yi böyle bir hayat tarzını seçtiği için yargılayabilecek bir pozisyona taşımıyor. Onu tamamıyla masum bir karakter haline getirmese de yine de hâlâ onda kurtarılabilecek bir şeyler olduğunu hissettiriyor. Aslında Kenji hayata yeniden başlayabilecek kadar genç. Daha yirmi yaşında... Belki üniversiteye gitmek için artık çok geç ama en azından başka şeyler deneyebilir.

 

Günümüz Japonyasının akıl almaz bir portresini çizen kitapta, tüm ahlaki değerlerin çöküşü Kuzuların Sessizliği tarzı vahşi bir öykü ile birleşiyor. Romanı okurken neredeyse biz de Kenji ile birlikte düşünüp, birlikte hareket etmeye başlıyoruz. Ve bir yandan da Frank'i şu an olduğu gibi bir insan haline getiren nedenleri sorguluyoruz. Romandaki karanlık ve belirsizlik bizi içine öyle hapsediyor ki Kenji'nin kendini bulmak için çıktığı yolculukta kayboluyoruz. Aslında romanda okuyucuyu asıl etkileyen gece hayatının ve şiddetin bu kadar açık bir şekilde sunulması değil; Murakami'nin sürekli maddiyata dayalı değerler altında ezilen ve hiçlikte sürüklenen savruk, yitik karakterleri anlatmayı tercih etmesi.

 

Kenji, okuyucuyu da kendi içsel sorgusu ile birlikte olayların içine çeken bir anlatıcı, bir gözlemci. Hiçbir zaman insanları yargılamıyor, tedirgin değil. Hatta öyle ki Frank bile tam anlamıyla itici bir karakter olarak tasvir edilmiyor. Murakami; Kenji ve Frank'in Tokyo'nun kirli sokaklarında üç günlük yolculuğun içine öyle büyüleyici toplumsal detaylar yerleştiriyor ki bu üç gün içinde yaşanılan olaylar, adeta benlik ve kültür hakkındaki felsefi sorgulamalara zemin hazırlıyor. Japonya'nın kırık ve karanlık kalbinden çıkan Yok Yere'de herkes kendisiyle ya da içindeki canavarla yüzleşmek zorunda kaldığı bir sınavdan geçiyor. Bu yüzleşme anında gurur ve nefret birbirine karışıyor. Ama bu nefret insanın başkalarına karşı duyduğu bir nefret değil. Daha çok kendi kendine öfkelenmesinden kaynaklanan bir nefret. Sonra tüm karakterlerin kendini, kültürel ve tarihsel kimliğini aradığı bir sürece doğru yaklaşıyoruz. Ancak bilmemek ne kadar tehlikeliyse bilmek de bir o kadar tehlikeli. Murakami şiddetle ve kötülüklerle dolu olan cehennemin soluğunu ensemizde hissetmemize neden oluyor.

 

Ele alınması oldukça zor konuları cesur bir dille anlatmayı sevdiği için eleştirmenlerin takdirini kazanan Murakami, romanlarında kullandığı kara üslup ve yarattığı şekilsiz kahramanlarla başta içimizi sonsuz bir endişe ve heyecanla dolduruyor. Gerilim konusunda ustalığını kullanarak sanki hız trenine binmiş gibi hissetmemizi sağlıyor. Ve tüm bunları oldukça basit ama bir yandan da bağıran ifadeler kullanarak yapıyor. Roman, orijinal ismi olan In the Miso Soup'u (Miso Çorbası'nın İçinde) da kitabın içindeki etkileyici bir benzetmeden alıyor. Kenji ile beraber Miso Çorbası içemedikleri için üzülen Frank, aslında artık çorbaya ihtiyacı olmadığı fark ediyor. Çünkü kendisini çorbanın içinde yukarıda kalmaya çalışan sebze parçacıkları gibi hissediyor. Koca bir kâsenin içinde yüzüyor ve bu da onun için yeterli. Bu ilginç benzetmenin anlaşılması başta biraz güçlük yaratsa da sanırım istediği mesajı verebiliyor. Kendi korkunçluğu ile yüzleşen Frank artık bir nebze de olsa kendini bu dünyaya ait hissedebiliyor.

 

[28/09/2007 tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki´nde yer alan Burcu Ünlütabak´a ait yazıdan alıntıdır.]

 

Yazar Hakkında:

 

Ryu Murakami, 1952’de Nagasaki’de dünyaya geldi. Musaşino Sanat Okulu’nda öğrenciyken yazar olmayı aklına koydu ve okuldan ayrıldı. Yazdığı ilk kitap bir milyondan fazla satarak Japonya listelerinde bir numaraya oturmuş. Eleştirmenler kitabı başta epey eleştirseler de, Murakami zamanla Japon gençliğinin ve modern karmaşanın en iyi tasvircilerinden biri olmuş. İlk romanı "Şeffaf Mavi", Akutagava Edebiyat Ödülü’nü kazandı ve sinemaya uyarlandı. Ryu Murakami, romanlarında gerçekçi ve kara bir üslup benimsedi. Maddiyata dayalı değerler altında ezilen ve hiçlikte sürüklenen savruk, yitik karakterleri anlattı. Senaryosunu yazdığı Audition ve Tokyo Decadence gibi filmler kült oldu.

 

Ryu Murakami- Yok Yere

Çeviren: Hüseyin Can Erkin

Doğan Kitap 2007

192 sayfa

12 YTL.

 


Kayıp Karga | İletişim | rss takibi

Bohem Mekan 2007-2008 © Tüm Hakları Saklıdır
Programlama : Yaman Tasarım Ve Programlama
Tema dizayn   :