"Sonra (insanlar) 'Kendimize bir kent kuralım' dediler, 'Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız'." (Tevrat)
Topraktan fışkıran ölülerin yalvaran kolları gibi uzanıyorlar gökyüzüne gri, beyaz... Toprağın en karasından kurtulmak, gökyüzünün aydınlığında kaybolmaktır arzuları. Küstahça bir hal içindedirler, o demir ve betondan çirkin uzun parmakları gökyüzünü tırmalarcasına ait oldukları yeri inkar edip martıların kanadına, bulutların beyazına, meleklerin mavisine el uzatırlar. Aynalarla kaplıdır etrafları. Sabahın seherini, gökyüzünün mavisini, bulutun beyazını, batan güneşin kızıl alevlerini taklit ederler kendilerince. En tepelerindeyse cehennemin derinliklerinden gelen kükürt kokulu o duman, bir kere solunduğunda bir daha içinden çıkmayan şeytanın nefesi. Uzay ve bilgisayar çağının demir ve camdan kuleleri. Modern hayatın dini 'varsa yoksa para'nın akıp gittiği, yeni tapınakları.
Bir saraya giriyormuş gibi hissettiren o ihtişamlı devasa girişleri ve pırıl pırıl rengarenk mermer ve granitleri. Kapılarında artık adları 'güvenlik görevlisi' olan bekçiler. Kulenin içinde ise gri, siyah ve lacivert renkte esvaplar içinde 'paralı şövalyeler' ve onların zavallı köleleri. Bir tapınaktır burası. Tapılan şey ise totemlerin en büyüğü ve en şeytansı olanı 'para'.
Günümüzden binlerce yıl öncesinde Mezopotamya insanları bir araya gelerek tanrıya ulaşmak için bir kule inşa ederler. Ancak, tanrı bunu küstahça bulur ve kulede yaşayan insanları cezalandırır. İncil ve Tevrat'a göre tanrı, 'İnsanlar bir araya gelip böyle bir şey inşa edebiliyorlarsa kim bilir ileride neler yaparlar' diye kulede yaşayan herkese ayrı bir dil verir ve bir daha anlaşamayan insanlar kuleden ayrılmak zorunda kalırlar. Terk edilen kule de zamanın içinde yok olur. Bu olaydan sonra buranın adı 'babel' olarak anılır.
Ancak eski kutsal kitaplarda dünyada neden bu kadar çok dil ve ırkın olduğunu açıklamak üzere anlatılan hikâye gerçekten doğru mu? Babil'in asma bahçelerinde yer alan bu kule gerçekten cennete ulaşmak, tanrıya yakın olmak için mi yapılmıştı? Tanrıya yapılan bir hakaret olan kabul edilen bu kule, aslında ihtişamın ve gücün simgesi olarak yapılmış olmasın? Persler, Akadlar, Asurlular gibi çeşitli kavim ve halkların devamlı işgali altında olan Dicle ve Fırat arasındaki bu bölgede böyle bir güç simgesine gereksinim duymuş olamazlar mı? Ne üstün bir ırk olduklarını göstermek, tanrı gibi olduklarını ima etmek istememişler midir?
En yüksek kuleyi sen yaptın...
Günümüzde de bu devasa ve ihtişamlı kuleler bu nedenle yapılmıyor mu? Adeta dünyada bir 'en yüksek kuleyi hangi ülke yapar' yarışı var. Dünyanın dört bir yanında mimari harikalar olarak adlandırılan kuleler inşa ediliyor ve birçoğu bankalara ya da devasa holdinglere ev sahipliği yapıyor. Amaç 'en iyi, en güvenilir, en güçlü ve en büyük' şirket olduklarının altını basa basa çizmek, rakip şirketlere meydan okumak ve halkın (yani müşterinin) ise güvenini kazanmak. Günümüz reklamlarını izlerken bunu açıkça görmek mümkün. Böylesi kulelerle simgeleşmiş olan şirketler reklam spotlarında gökdelenlerini malzeme olarak kullanmaya çok özen gösteriyor.
Reklam genelde, kulenin ihtişamlı ve devasa girişinden başlar, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen katlarının bir bir geçişiyle devam eder ve reklamın en sonunda kralların bulunduğu son katta muhteşem bir İstanbul manzarası eşliğinde biter. Böylelikle izleyici kulenin en tepesine çıkartılmış olur ve kendisinin kral olduğu veya kendi şirketlerini seçmesi durumunda kral olacağı vaadinde bulunulur. Oysa gerçek böyle değildir. Bırakın müşteri olmayı kulenin çalışanı bile olsanız, sizi kulenin kapısından zor geçirirler, bir de bir sürü güvenlik kontrolünden geçersiniz.
Güç ve paranın birer ilahi ikonu gibi görülen bu kuleler ne var ki saldırılara uğramaya daha çok eğilimlidirler. Kuleleri yapmak kadar onları yıkmak da (veya işgal etmek de) bir güç ve iktidar gösterisidir. Geçmişte tanrısallık vurgulanmak istenirken, günümüzde bu kuleler kapitalizmin birer simgesi haline geldi. Ve geçmişte olduğu gibi bugün de bu tapınakları karşıt görüşlü kişiler yok etmeye çabalıyor. Ancak bu kuleleri tehdit eden asıl ve tek düşman kapitalizm karşıtı gruplar değil. Asıl tehlikeyi kendi içlerinde barındırıyorlar.
Günümüz globalleşen dünyasında insanlar bu modern çağın kulelerinde balık istifi gibi çalışmaya mahkum oldular. Açık ya da kapalı ofis sistemi hiç fark etmez, bir katında 50 ila 100 kişinin, bir kulede ise binlerce kişinin çalıştığı bir ortamda, bir birey kendi masasında bir bilgisayar ve bir telefon olmak üzere dış dünyadan tamamen izole edilmiş olarak çalışıyor. Çağımız şirketlerinin getirdiği yeni çalışma sistemleri olan 'işinde uzmanlaşma', 'performans sistemi', 'birim/birey maliyeti hesaplama'nın neticesinde birey topluluktan koparılıyor ve kalabalıkta yanlız olmaya itiliyor. Yalnız kalan birey, çevresiyle iletişim kurmayı neredeyse tamamen bırakır ve çalışma sisteminde yer edinebilmek için çaba sarf ederek mükemmel bir şirket çalışanı haline getirilir. Böylelikle sistem içten içe beslenir.
Ne ironidir ki, eski kutsal kitaplarda yazan Babil kulesi hikâyesinde tanrı insanları iletişimsizlikle cezalandırır. Bu masalsı hikâyede olduğu gibi günümüz kulelerinin yok olacağına inanmasam da, tanrı aynı cezayı bu kule sakinlerine de vermiş gibidir. Psikoloji kitaplarında sosyal bir canlı olarak tanımlanan insan asosyalleşiyor ve sistem kendi sonunu kendi kendine hazırlıyor.
"RAB, insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi ve şöyle dedi: 'Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar. Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar." (Tevrat: Yaratılış, Bölüm 11:5-7)