ŞiirÖyküDenemeÖzgür MetinKitapMüzikBilge
Arama

Okur- sanız & Yazar- sanız | Bohem Mekan; Öykü - Şey...

Şey 4

yataktan hemencecik kalktı kız. tembellik yapmak hiç içinden gelmiyordu. beş saatlik uykunun- ve hiçbir şeyin- alamadığı omuzlarındaki yorgunluk, yakalaması gerekenleri hatırlattı, yorgun bir hayat mesela. sonra bunu hakikatten yapması gerekiyor mu diye düşündü. kapıyı açtı. tam karşısında, portmantonun üzerinde oturur buldu onu.

 

işini(!) yapmış olmanın getirdiği  bütünlükle; şimdi sadece kapının önündeysem vaktin-kendi içinde- uygunsuzluğundandır, der gibi bakıyor. kendine hayret etti kız. bomboş içimdeki karanlık, loşlaşmıyor bile. görünecekler kaybolup gittiler. veda bile etmeden. yoruldu bu terkedilmişliklerden. kendini bırakmak istiyor bütün boşluklara. şu çok küçükken-içinde karanlık varken yine- izlediği filmlerden birinde iki genç, uzay boşluğunda düşüp duruyorlardı. böyle mi olmalı acaba? hayır. apartman boşluğu geçiyor aklından. ama yok ki o burada. Üsküdar’ın sahilinden girip, Kadıköy’den, yo yo, Beylerbeyi'nden çıkmasını istiyor bedeninin. arkasından söylenecek ilk sözcükler bu yer değiştirmesini anlatmalı. morga, oradan da mezarlığa -bulunursa tabii, bir de bulunamasa, ne güzel olurdu, içinden güzel şeyler bile geçemiyor artık- götürülmeden önce bedeni dalgalarca taşınmalı. son his ona ait olmalı. deniz de yorar mı onu? bilmiyor şimdilik, bilmek istemiyor. çünkü bilmek onun için taşımaya çalıştığı yükten öteye geçemedi. zorlayan, saklanılan, yaralayan, tırmıklayan. bu son bilinişin nelere yol açacağını hayal etmeye çalışıyor. hayal kurmayı bırakalı uzun süre geçmemiş de olsa, yeni bir devrin başlaması bir önceki günü bile alt ediyor. 1452'nin başka bir yüzyıla ait olması, fetihle bir çağın açılması, 1453'ten on sene sonrasından uzaklığı. 

 

karnı aç mıydı? soracak, bir de cevabını alacak hali yoktu. mutfak masasına baktı şöyle bir, her zamanki kahvaltı sofrası. her zamani, her zamanki. kabus demektir bu. vurulduğunu anladığında yeni şeyler ne kadar manasızlaşırsa, eskiler de üstüne üstüne gelir. yüzün yıkasa bari, bir eylemi olsa sabah sabah. bu gerekliliklerden yoruldu. saçlarını taradı. kendini soğuk suyun altına soktu. duştan sonra saçlarını tarayacaktı, neden taramıştı ki öncesinde. saçlarını bir daha taramamaya karar verdi. yeterince yoruyorlardı onu.  madem köşeye sıkıştırılmıştı, kendi kendini bırakacaktı. saçlarını çok ovalamadı. vücudunu sabunlarken, kapıyı kilitlemiş miydi? yoruldu, bunu bile düşünmekten. acele etti duşun bitmesi için. saçlarını elleriyle tarayacaktı. bu daha da yorucuydu. tarak kullandı. kurutma makinesi de bozuktu. başörtü taktı başına (yeri belli olanlar). vapura binip yine dışarıda oturacağını biliyordu. içinin boşluğunu suyun üzerinde gezdirecekti. giyinip banyodan çıktı. kapıyı kilitlememişti. hayret, ne banyoda onu seyrediyordu, ne de kapının önünde bekliyordu. banyo yapan kızı seyretmek yerine, kızın banyo yapışını aklından geçirmekle yetinmişti. diğer kızları, kadınları, travestileri katarak yetinmişti elbette.


boşluğu, usulca; yılan gibi kıvrılan bir şeyler sardı; bir şeyler. ne kadar çok "şey" geçiyordu içinden. bu seferki farklıydı. gövdesinin içini saran yılan, kulağına eğilmiş, fısıldıyordu. ayaklarını ele geçirmişti. kolları, elleri boşlukta sallanıyordu. gözleri perdelendi. boşluk arandı. mutfak masasına çarptı, canı çok acımıştı, boşluk ararken bunların, böyle "şeylerin"  önemi yoktu. elleri titredi, pencereyi açtı. sandalye yoktu çıkacak. o yok diye yoruldu. yorulmaktan usanmıştı. halbuki bıkmamayı, direnmeyi anlatmışlardı hep.  onların kalabalığından yoruldu, bütün öğütler uğuldadı beyninde. ilkokulda oturduğu sıra, sınıfın kalabalığı, öğütlerin yarattığı uğultu, karartılardan ibaretti hepsi. öğretmenin kırmızı ruju, siyah eteği, siyah çorabı, bitmeyen konuşması, susmaması, anlatması, anlattıklarının kulaklarda çınlamasını beklemesi, o günlerin yalnızlığı, her gün mutlaka can sıkıcı bir "şey"in olması, ilkokulun bittiğine sevinmemesi; tüm bu sıkılıcılıkların bitişine değil, yenilerin gelişini garanti edişine sebep olması, önünü, geleceği hiçbir zaman görememesi, gelecek günlerin umudunu hissedememesi, gelecek günler için ya gelirlerse korkusu,yorgunluğu, kaçacak yer olmayışı, yatacağı insanı bile seçemeyişi, romantizmin ardından gelen tüm sapıklıklar, kıskançlıkları görmezden gelmek için dünyayı durdurmaya çalışması, yapamaması, kimseyi anlamaması, kendini anlatamaması, bir yerden sonra da anlatmaması, yine yorulması, bezmesi, kendini bırakabileceği bir boşluk bulamadığında gelen hayal kırıklığı, bir hayalim varmış deyip dibe vurmuşluğun afallaması, bir hayale sahip benin varlığını, sonra da yokluğunu fark etmesi, son kez son kez sandalyeye dokunması, bu dokunuşun da,sandalyenin de bir "şey"den öteye gitmemesi. sandalyeye koyduğu ayaklarının varlığını ilkokul öğretmeninki gibi bulanık görmesi, sandalyenin kırılmasından korkması, son korkum mu bu deyip kendi kendine sorması  vücuduna son kez dokunacak olanın bu pis hava olması, bu dokunuşun izinli olması artık, mecburiyet diyelim ya da. nihayetinde, tüm "şey"lerin silinip gitmesi.

 

Yorumlar

oblomov ile depresif sonbaharın bileşimi. genel geçer (gelir-geçer) insanı davranışlar dışında düz çizgiye hapsolmuş bir hayat ve keyiften çok yorgunluk üreten bir zaman diliminin farklı bir boyuta geçişi... bu yazının "eksiği" umut.... umut lazım...
aylak adam - 08.12.2007-11:26:44

Kayıp Karga | İletişim | rss takibi

Bohem Mekan 2007-2008 © Tüm Hakları Saklıdır
Programlama : Yaman Tasarım Ve Programlama
Tema dizayn   : Bohem yazar