Hasan, okulu ve suyu olmayan köyünden yola çıkarak bir iş bulmak amacıyla İstanbul´a gitmişti. Bozuk Türkçesiyle birine adres sordu, ama karşısındakine derdini bir türlü anlatamadı. Tabii, İstanbullu, bu tür olaylarla ara sıra karşılaştığı için bizim hemşoya ´Hanzo´ diye takılmış.
Aslında Hasan çalışkan ve zeki bir insandı. İstanbullu ne bilebilirdi onun okula gidemediğini. Halbuki, o da ne kadar çok istemişti arkadaşları gibi okula gitmeyi, okumayı. Uzun süre kendi kendine aradı gideceği yeri. Ama bunu başaramayınca önüne çıkan herkese sormaya başladı. Kiminden yanıt aldı, kiminden alamadı. Sora sora hemşehrilerinin yanına vardı, onların da yardımıyla bir iş bulup çalışmaya başladı. Günler aylar geçmişti İstanbul´a geldiğinden bu yana ama o, şu ´Hanzo´ sözünün ne anlama geldiğini bir türlü bulamamıştı.
İstanbul´da yaşadığı sürece bir çok işe girip çalıştı. Bir yığın da sorun yaşadıktan sonra memleketine dönmeye karar verdi. Topkapı garajına giderek bir bilet aldı. Biletçiye, hareket saatini sormuş, üç saat sonra otobüsün kalkacağını öğrenmişti. Daha zamanı vardı. Otobüsün kalkış saatine kadar şöyle biraz etrafı dolaşayım, dedi. Epey gezdip yorulunca garaja döndü.
"Kalkıyor, kalkıyor" diye gelen sesi takip ederek geçip yerine otudu. Çok uyuyamadığı ve çok yorgun olduğu için hemen uykuya daldı. Epeyce uyuduktan sonra yavuklusunu gördüğü tatlı rüyadan uyandı.
"Ne kadar kaldı, ne kadar?" diye sorduğu soruya, "Daha çok var hemşehrim." cevabını aldıktan sonra, gene tatlı uykusuna dalmıştı. Kayserili çavuş sınır kontrolünde pasaportları götürüp toptan mühürletmişti. Bizim hemşehrimiz de Kayserililer sayesinde hiçbir zorlukla karşılaşmadan sınırı geçmişti.
Yemek molasında, kendisini uyandıran yanındaki adama teşekkür edip aşağıya indi ancak gördüğü manzaranın büyüsüyle:
"Ula bura nere, ben daha önce buralardan geçtim, böyle güzel yerler görmedim!" deyip şaşkınlığını dile getirdi. Burasının Yugoslavya sınırına yakın bir yer olduğunu söylediler. Meğer Hasan, Adıyaman´a gidecekken yanlışlıkla Almanya´da çalışan Kayserili işçilerin kiraladığı otobüse binmemiş mi! Kayserililer: "Hemşehrim her işte bir hayır vardır." diyerek babalarının hayrına Almanya´ya kadar götürüp kendisine yardımcı olacaklarını söylediler.
Hasan´ı bir düşüncedir aldı. Bu işin nasıl olacağını kara kara düşünürken, Kayserili hemşehriler memleketten getirdikleri pastır- madan ona da bol bol yedirdiler. Hasan pastırmasını yerken bir yandan da çeşitli konularda sorular yönelterek onların üstün ticaret tecrübelerinden epeyce ders alıp bundan sonraki hayatında uygu- layacağına dair kendi kendine söz verdi.
Sonunda Hasan, Adıyaman yerine Almanya´ya geldi. Baktı ki Almanya´da iş olanakları daha iyi ve insanlara Türkiye´de oldu- ğundan daha iyi değer veriliyor, ´Ha İstanbul, ha Almanya!´ diyerek burada kalmaya karar verdi. Çevrenin de önerisiyle iltica için başvurdu; Kürt asıllı oluşu da kısa zamanda ilticasının kabul edilmesine yetti.
Bu arada dil kursuna yazılarak Almancayı öğrenmeye çalışıyordu. Orada Monika´yla tanışıp arkadaşlık yapmaya başladılar. Zaman geçmiş, bizim doğru dürüst Türkçe konuşamayan Hasan, Almanca´yı öğrenmişti. Sarı saçlı, mavi gözlü, kiraz dudaklı Monika´yla işi ilerlettikçe köydeki esmer yavuklusunu unutmuştu.
Hasan´ının pala bıyıklarına ve çekiciliğine vurulan Monika, giderek o heybetli görüntünün ardındaki insancıl duygulara da tanık oluyordu. Onun iyi bir eş olacağını düşünerek Hasan´a evlenme teklif etti. "Kısmet ayağıma kadar geldi" diyen Hasan Monika´nın evlenme önerisini kabul edince güzel bir törenle, biraz da egzotik olsun diye, orkestranın yanı sıra, davul zurna ve Adıyaman folklor oyunları eşliğinde neşeyle halay çekip evlendiler.
Öğrendiği Almancası ve Monika sayesinde işlere girip çalıştı. Çalıştıkça biriktirmiş, bu paralarla iş yerleri açıp ticareti ilerletmişti. Hem Kayserili ağabeylerinden öğrendiği taktikler, hem de Monika´nın desteğiyle kısa zamanda çok başarılı bir işadamı oluvermişti. Açtığı bakkal dükkanları sayesinde bol baharatlı, karabiberli, Kayseri pastırmaları ve sucukları satarak Kayseri´nin de kalkınmasında destek oluyordu. Gönderdiği paralarla memleke- tinde bir okul ve bir çeşme yaptırarak köylü çocukların okuyup aydınlanmalarına kendince katkıda bulunmaya çalıştı.
Özel yaşamında da peş peşe atılımlar gerçekleştirerek Almanya´nın yaşlı nüfusuna, gürbüz, sarı saçlı, siyah gözlü, ikisi oğlan, biri kız, üç yeni insan kazandırdı. Basın, sayfa sayfa onların özel hayatlarından söz ediyordu! Gazetelerde Monika ve Hasan´ın çocuklarıyla birlikte bol bol resimli röportajları yayınlanıyordu. Röportajlardan hemşehrimizin hayat hikayesini okuyan Almanlar da burada kazanılan paraların burada yatırıma dönüşmesi için bir plan yaparak, gösterişli bir parti düzenlemişlerdi.
Hem ülkenin nüfus bakımından çoğalmasına, hem de bu işsizlik döneminde, örnek bir işadamı olarak, yeni iş yerleri açıp istihdama katkıda bulunan Hasan´ı, Alman Liyakat Nişanı yanı sıra, Alman vatandaşlığı hakkını da tanıyarak ödüllendirdiler.
Bu arada Türkiye´deki Hanzo, başından eksik etmediği fötr şapkası nedeniyle arkadaşları arasında artık ´fötürlü Hans´ olarak çağırılır olmuştu. Belki biraz geç ama sonunda ´Hanzo´ sözcüğünün de ne anlama geldiğini öğrendi.
Hanzo´yu her hatırlayışında, içi biraz burkularak da olsa, yüzünde bir gülümseme oluşuyordu...