KOÇ
Koç zodyağın ilk burcudur, şuursuzdur. Burçların baştan aşağı bir hurafe olduğunu savunan aydınlanmacı kafalıların çoğu da zaten Koç'tur. Burçlara inanmadıkları gibi, burçların insanların yüzlerine söylemenin pek hoş kaçmayacağı gerçekleri genelleyerek söylemenin bir yolu olduğunu da kabul etmezler. Zaten genellikle hiçbir şeyi kabul etmezler. İnatçıdırlar. Bildiklerinden şaşmamak anlamında değil, bilmediklerini kabul etmemek konusunda. Bildiklerini okurlar. Yalnızca kendilerininkini. Mesela Descartes'ın adı Renee idi, ailesi, arkadaşları binlerce kez ona bu adla seslenmişti ama o ikna olmadı, varlığına inanmak için kendi düşüncelerine güvendi ve "düşünüyorum öyleyse varım" dedi. Doğruydu düşünüyordu, Koç olmak düşünmeyi engellemez ama sık sık fikir değiştirmeye neden olur. Bakınız Erdal Öz aynı kitabı bir hafta içinde iki kere raflara koydu, kaldırdı. Son durumun ne olduğunu kimse hatırlamıyor ama önemli değil, Koç da zaten hafızasıyla tanınmaz. Bazan o kadar hafızasız davranır ki insan onun kötü niyetli olduğuna bile inanabilir. Ama bir Koç nadiren kötü niyetli olur. Ancak o kafasının karışık olmadığını, onun yerine iyi bir karışım oluşturduğunu savunur. En azından Tennessee Williams durumu böyle dile getirmişti. Henry James ise kahramanlarından birini tanımlarken, "ufacık fırsatlara büyük hataları sığdırabilmek gibi karşılığı olmayan bir yeteneğine sahipti" der. Koç olduğu için portresini çizdiği hanım da bir türlü hatalarından ders almayı bilmezdi ve hep yeniden başlayacak, yeni bir hataya daha atılacak gücü kendinde bulurdu.
Bireyselliğe inanırlar
Koç genellikle asabidir. İncir çekirdeğini doldurmayan şeylerden hır çıkartabilir. Öfkesi aslında saman alevi gibidir. Koçlar genellikle yangını çıkartanın kendileri olduğunu unutup hoplaya zıplaya yardıma gelirler. Çünkü Koçlar böyle ateşli ilişkileri severler, ayrıca da ateş grubundandırlar. Böyle şeylerde tuhaf, tutkulu bir yan bulurlar. Buyrun size Pınar Kür'ün 'Bitmeyen Aşk'ı. Bu kitapta hırdan gürden geçilmeyen bir aşk anlatılıyordu, öyle ki yazarın kendi bile "bıkkınlık verdi bu hikâye" diyordu romanın sonunda. Aslında Koçlar bir çok şeyden derhal bıkkınlık getirirler. Onun için Beckett hayatın trajedisini Godot'yu beklemek olarak düşünmüştü. Aşk da Koçların başlarına dert ettikleri işlerdendir. Marguerite Duras, en sevdiği erkeklerin en fazla aldattıkları olduğunu yazmıştı. Koç şuursuz olabilir ama hiç değilse açıksözlüdür. Hem ne beklediklerini tam olarak bilmezler hem ordan oraya hoplayıp zıplamanın daha tutkulu olduğuna inanırlar hem de aşka aşıktırlar. Bir de üstelik meraklıdırlar. Bunun böyle olamayacağını onlara anlatmaya kalktığınızda ise hüzün yaparlar, işi hayatın katılığına verirler. Andersen işi yaşam öyküsünün adını 'Hayatımın Şiirsiz Masalı' koymaya kadar vardırmıştı.
Koçlar başarısızlıklarının bile başında muzaffer bir komutan edasıyla dikilirler. Ya da gerçeğin ateşli düşlerle kıyaslandığında değersiz göründüğünü, bu nedenle de kolayca reddedilebileceğini söylerler. Bunu Emile Durkheim söylemişti. Koç bireyselliğe inanır. Biraz da onun için her şeyi bir de kendisi denemekten çekinmez. Ama hırslı olduğu için illa sonuç almak ister. Alamadığında işi kulağını kesmeye kadar vardırır ama Van Gogh ressamdı. Bilinen yazıları sadece kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplardı. Onları da dilimize Pınar Kür çevirmişti. Koç'un Koç'tan öte dostu olmaz.
Aşkta kırılmış bir Koç hayatın büyüsünü yitirdiğine inanan bir insan haline gelir. Cahide Birgül, 'Gölgeler Çekildiğinde' adlı romanında sıkkın sıkkın hamburger yiyen biri haline gelen bir kadını anlatır ama iş oraya varana dek aynı kadın kapalı kapıları az zorlamamıştır. Koç kapıları zorlar, genellikle de kapalı olanları. Böylesi ona daha fazla heyecan verir. Anatole France gerçekten aşık olanların bunu oturup yazmayacaklarını söylemişti. Beckett ise mutsuzluktan daha eğlenceli bir şey olmadığını iddia etmişti. Bu durumda hayat eğlenceli demek oluyor ki... Ama olabilir, neden olmasın, mesela Ümit Ünal, 'Kuyruk' adlı romanındaki kara mizahla hepimizi eğlendirmeyi başarmıştı.
Marguerite Duras, erkekleri sevebilmek için çok meraklıları olmak gerektiğini, aksi takdirde erkeklerin dayanılmaz olduklarını yazmıştı. Aynı durum Koçlar için de geçerlidir. Sevecek kadar dostluk kurmadığınızda dayanılmazdırlar ama sevmeye karar verdiğinizde bayağı da tahammül edilebilir olurlar. En azından duruma el koymaya hazır Boğalardan önce onların neşesinin kıymetini bilmekte fayda var.
Koç yazarları
Anatole France / Van Gogh / Tennessee Williams / Renee Descartes / Erdal Öz / Ümit Ünal / Henry James / Pınar Kür / Samuel Beckett / Marguerite Duras / Cahide Birgül / Andersen / Emile Durkheim
ASLAN
Aslan kedigiller ailesinden haşmetli bir hayvandır, Ormanlar Kralı olarak bilinir. Yırtıcı ve tembel bir avcıdır, avını şiddete başvurarak kısa sürede yakalar, üstüne krallar gibi uzun uzun dinlenir, kebap yapar. Aslan her şeyin en parlağını sever, yıldızı doğal olarak Güneş'tir lükse düşkündür Dorothy Parker, "siz lüksünüze bakın, lüzumlu işler kendi başının çaresine bakar" diye buyurmuştu bütün Aslanlığı ile.
Lüks Aslan'ın harcıdır, sıradan ölümlülerin başına iş açabilir. Üstelik sıradan ölümlülerin başına iş açması Aslanlar'ı rahatsız da etmez. Mesela George Bernard Shaw, "paralı sınıfları tanıdıkça giyotini daha iyi anlıyorum" demişti. Shaw Aslan'dı, (Napolyon da) paralı sınıflardan tanıdıkları ise büyük ihtimalle Aslan değildi. Çünkü Aslan genellikle giyotine gerek bırakmadan parasını, malını, mülkünü paylaşmaya hazır, cömert birisidir. Aslan'ın paylaşmaya razı olmayacağı tek şey iktidardır. Elias Canetti, ister yaşıyor olsun ister ölmüş olsun, Tanrı hakkında konuşmamayı imkansız buluyordu, ne de olsa bu kadar uzun süre ortalıkta olmuş biriydi Tanrı. Aslan geri planda kalmayı, herhangi birinden sonra gelmeyi sevmez. Sevdiği ve elde ettiği şeylerin de en iyisi olmasını ister her zaman. Turgut Uyar, Tomris Uyar'la evlenmişti, en yakın arkadaşı ise Edip Cansever'di. Ama bu doğaldır, Edip Cansever de Aslan'dı o da en iyisini istiyordu, onun için onun da en yakın arkadaşları Uyar çiftiydi.
Demode romantik
Aslan hayatı, eğlenmeyi, gülmeyi, başkalarını büyülemeyi ise çok sever. Espri duygusu ise ancak kendine güveni tamam olduğunda gelişir. Vitold Gombrovicz kendine güveni tam Aslanlardandı ama espri duygusu da iyi kötü yine kendine yontmaktan yanaydı. Aslında Aslan genellikle iyimser birisidir. Kış geldiğine göre bahar uzakta olabilir mi diye sevinirdi Shelley. O da otorite tanımaz, iyimser bir romantikti. Aslan zaten romantiktir. Hem de biraz demode biçimde romantiktir. Zelda Fitzgerald, artık soyu tükenmekte olan insanlara hitap edecek çok güzel bir roman yazmak isterdi: "Sadakat, küçük düzenli dünyalar ve pop şarkıların felsefesiyle yaşayan insanlar hakkkında bir kitap". Ama Aslan pek uzakgörüşlü değildir, bu insanların soyu hiç tükenmez. Dünya dediğiniz yer Aslan, Terazi, Boğa ve diğerleriyle doludur. İyi ki doludur çünkü Aslan zaman zaman yalnız kalmak ihtiyacı hissetse de yalnızlığı pek sevmez. Çevresinde hep elit insanlardan oluşan bir kalabalık bulunsun ister, yazar olmadığında da ister bunu. Edebiyat ajanı Barbaros Altuğ da onun için kendine seçme yazarlardan oluşan bir maiyet toplamıştır. Bazıları onlara kıl olur ama Aslan'ın yaptığı şeyler diğerlerini sık sık kıl edebilir. Çünkü onun gözünde dünya en son piyesini sergileyeceği bir sahnedir. Kendisi için birşeyler yapmayı pek aklı almaz. Raymond Chandler bir insanın gizli gizli de olsa bir kağıda birşeyler yazmaya başladığında bunu illa ki yayımlamak isteğiyle yaptığına inanırdı. Buradan da anlaşılacağı gibi Aslan yaptıklarını denize atmaz. Denizle ilişkisi daha başka türlüdür,
merak edenler Melville'in Moby Dick'ini okusunlar. Aslan seyrek ama yeterli kudrette öfkelenir. Ortalığı birbirine katar. Bu da olsa olsa Başak'ın işini zorlaştırır.
Aslan yazarları
Dorothy Parker / George Bernard Shaw / Elias Canetti / Turgut Uyar / Edip Cansever / Vitold Gombrovicz / Shelley / Melville / Raymond Chandler
YAY
Spinoza'ya göre insan sosyal bir hayvandır. Zodyak'ın hayvanlarla temsil edilmeyen nadir burçlarından biri olan Yay ise sosyal bir insandır. Yay, dışadönüktür, Yay insan canlısıdır, Yay meraklıdır, Yay konuşkandır. Yay konuşur, konuşmaktan çok tartışır. John Milton'un her şeyden çok değer verdiği hakları, öğrenme, konuşma ve özgürce tartışma haklarıydı. Yay bu hakları ister, elde eder ve kullanır. Durumun nezaketi için sizin susmanız daha hayırlıdır. Aksi takdirde hır çıkar. Yay hır çıkartmaktan çekinen biri değildir. Jean Genet de Yay'dı, hayatı boyunca hır çıkartıp durmuştu. Ama Yay kasten hır çıkartmaz, dünyayı doğru yola getirmeye çalışırken Yay'ın gıyabında hır çıkar, bazen da kabak Yay'ın başına patlar. Nâzım Hikmet de, Kemal Tahir de, Aziz Nesin de Yay'dır doğal olarak. Başka şey olsalardı ihtimal ki durum da başka olurdu. Mark Twain, "Önce doğrularınızı belirleyin, sonra keyfinize göre eğip bükebilirsiniz" demişti ama bir Yay doğru inandıklarını kolay kolay değiştirmez, sözünden dönmez, gemileri yakmaktan çekinmez. Tuhaf bir insan, pardon kadın, yani 'Tuhaf Bir Kadın'ın yazarı Leyla Erbil'dir.
Aslında Yay'lar iyi niyetlidirler. Bütün istedikleri insanların iyi, güzel, mutlu olmalarıdır. Ama bu safiyetlerinden ve iyi niyetlerinden kendileri bile şüpheye düşerler zaman zaman. Jonathan Swift, en olumlu insanların en safdiller olduklarından emindi. Yay'ın da böyle safdil bir yanı vardır. Sevmek, sevilmek, güvenmek isterler, güvenleri kırıldığında çok mutsuz olurlar. George Elliot'a göre en büyük yalnızlık insanın güveninin boşa çıkmasıydı. Yalnızlığın ufağı bile bir Yay için felakettir ama Yay inatla yalnız kalmayı becerdiğini iddia eder. Çocukça inatlarından biri de budur. Oysa yalnız bir Yay huysuz ihtiyara döner, etrafına eza eder.
Yay basmakalıp olan her şeyden nefret eder. Kuralları kurcalamaktan, durumları sarsalamaktan, gözünü budaktan sakınmaz. Sık sık pot kırar ama zarifçe özür dileyip bildiğini okumaya devam eder. André Gide Immoralist'i yazıp kıyametler kopmasına yol açmış, Saki ise küçük bir hatanın bir çok açıklamayı bertaraf edeceğini söylemiş, Ionesco ise, banalliğin iletişim eksikliğinden kaynaklandığına olan inancını dile getirip insanların klişelerin ardına sığındığını söylemişti. İşte iletişimi kopartmamak, klişelerin ardına sığınmamak adına Yay konuşur da konuşur. Mesele banal olunmasın. Yay banallikten tiksinir. Onun için her şeyi eleştirir. Conrad eleştiriyi sözcüklerin dünyasında, kişisel dışavurumun güzel çiçeği olarak görürdü. Yay bir tek eleştirmeyi eleştirmez ama eleştirmek için eleştirir. Genellikle tatlı dilli ve matraktır. Jane Austen da Yay'dı ve İngiliz taşra soylularıyla zenginleri onun dilinden epey çile çekmişlerdi. Özel hayatında da dedikoducuydu. David Mamet berbat olduğunu düşündüğümüz bir dünyada bize dokunmayan şeylere razı geldiğimizi söylerdi. Biz buna bana dokunmayan yılan bin yaşasın deriz. Jane Austen ise bana dokunmayan yılana ben dokunup maskara edeyim derdi. (Herhalde) Woody Allen da buna benzer bir yol tutmuştur kendine ve her şeyi didikleme ustasıdır. Bunu New Yorklu bir Yahudi olmakla açıklamaya çalışır ama asıl neden Yay olmasıdır. Bir Yay didiklemeden duramaz. Daha doğrusu Yay'ın yapmadan duramadığı şeylerden biri de budur. Çünkü Yay durmaktan da hoşlanmaz, genellikle bir şeyler yapar. Yay huzur vermez hatta huzur bozar ama eğlendirir de. Huzuru kaçmış bir Yay'a karşı en iyi çare seyahate yollamaktır. Kurtlarını ancak yolculuk ederek döker. En sakin Yay bile yolculukta pire kesilir. Yolculuğun yolu önemli değildir, dünyanın öbür ucuna da gidebilir, yan sokağa da. Hepsinde hareketli ve şevklidir. Yolda olmadığında bile yolculuk fikriyle oyalanır, Yahya Kemal gibi, katılmadığı akınlarda çocuklar gibi şen bir akıncı olarak hayal eder kendini.
Yay böyle biridir. Dağınıktır, ortalığı da dağıtır, aldırmaz, çünkü iyimserdir. Onun dağıttığını toplamak Oğlak'a düşer. Bu iş böyledir, sonu yoktur, hep bir burçtan sonra diğeri gelir...
Yay yazarları
John Milton/Jean Genet/ Nâzım Hikmet/Kemal Tahir/ Aziz Nesin/Mark Twain/ Leyla Erbil/Jonathan Swift/ André Gide/ Joseph Conrad/ Jane Austen