ŞiirÖyküDenemeÖzgür MetinKitapMüzikBilge
Arama

Okur- sanız & Yazar- sanız | Bohem Mekan; Bilge - Edebiyat- Astroloji/ Hava Grubu...

Edebiyat- Astroloji/ Hava Grubu 0

İKİZLER

 

İkizler konusunda gözden kaçan şey İkizlerin çoğul olduğudur. Herkes onların İkizler olduğu için çift kişilikli olduğunu düşünür. Oysa ikiz olmaları herhangi bir konuda bir o fikre bir bu fikre kapılmalarına, 'ler' oluşları ise aynı anda binlerce konuya ilgi duymalarına yol açar. Yani İkizler sayısız konuda kafası ikilemlerle dolu bir garip ademdir. Lillian Hellman insanların değiştiğini ama değiştiklerini birbirlerine söylemeyi unuttuklarını yazmıştır. Lillian Hellman bu bakımdan tipik bir İkizlerdir. İhtimal ki bu da kendi başına gelmişti, iki arada bir derede değişivermiş bunu etrafa söylemeyi unutmuştu. Aslında İkizler konuşma, söyleme, anlatma fırsatlarını kaçırmazlar ama her halde o sırada tartışacak daha cazip bir konu vardı. İkizler tartışmayı sever. W.B. Yeats, başkalarıyla yaptığımız tartışmalardan retorik, kendimizle yaptığımız tartışmalardan ise şiirin çıktığını yazmıştı. İkizler böyledir. Tartışacak kimseyi bulamasa kendiyle tartışır. Hatta bu konuda kendinin en iyi dostudur. Kafasının içi fikirlerle doludur ve onları tokuşturup durur. Arthur Conan Doyle insan beyninin aslında istenildiği gibi dayanıp döşenecek boş, küçük bir tavanarası olduğunu düşünürmüş. İkizlerin tavanarası karışıktır, oyuncakçı dükkanı gibidir. Ama yine de orada oturup oyalanmakla fazla zaman geçirmez. Pascal boşuna başımıza gelen kötülüklerin çoğunun odamızda oturmayı bilmememizden kaynaklandığından yakınmıyordu.


İkizler dışarıyı da merak ederler. Başkalarının tavanaralarını da karıştırmak isterler. Aslında İkizler tavanaralarını sevdikleri gibi her türlü yüksekliği severler. Thomas Hardy yüksek düşünceli beceriksizleri, becerikli düşüncesizlere tercih ettiğini söylemişti. Bunu tercih etmek için illa da İkizler olmak gerekmez.

 

Sabit bir ruh hali yok


İkizler bencil bir burçtur. Hem bencildir, hem de daldan dala konar. Jerzy Kosinski bir insandan alabileceğiniz her şeyi alıp sonra da onu unutmanızı tavsiye ederdi. Ama İkizler sık sık acaba almayı unuttukları bir şey kaldı mı diye geri dönmeyi dener. Bir gitme gelme hali yaşanır uzun uzun. Ama İkizler zaten hep bir yerlere gitmektedir, geçerken uğramıştır. Duramaz, gider ama gelirken hep geç gelir çünkü aynı anda olması gereken birkaç yerden biri sizin yanınızdır. Onun için uzun izahatlar yapmak zorunda kalır. Chesterton bir insanın kendi egosunun gökyüzündeki yıldızlardan daha uzak olduğunu iddia ederdi. İkizler olduğu için söylediğinde doğruluk payı vardı çünkü İkizler şu anda başka bir yerde olması gerektiği kadar başka birisidir de. Hep diğerinin yerine sahneye çıkmış bir oyuncudur. Yıldızların hiç değilse sabit bir yörüngeleri vardır, İkizler'in sabit bir ruh hali yoktur. Böyle kendini sabitleyememiş
İkizler konudan konuya, alandan alana atlayıp durular. Bir bakarsınız şarkı söylüyorlar, bir bakarsınız film çekiyorlar. Onlar da yetmez belediye başkanı adayı olur, kitap yazar, köşe yazarlığına kalkışırlar. Bu arada kafaları da karışır soldan sağa sağdan sola bayrak sallarlar. Genel adları Zülfü Livaneli'dir.


Ama İkizler aklını yeteri kadar kurcalayacak bir konu bulduğunda geri kalan her şeyi unutur ve sadece işine bakar. Hiç edebiyattan başka bir işle uğraşan bir Orhan Pamuk geliyor mu gözünüzün önüne? Mesela filmlerde rol alan, klüplerde perküsyon çalan? Az bulunur ama bazı kararlı İkizler de vardır, onlar da zaten genellikle başarılı olurlar. Kafka ile Sartre da bu tür İkizler'dendi. Hoş Kafka gündüzleri avukatlık yapardı ama geceleri sabaha kadar da yazı yazardı. İkizlerin zaten uyku sorunu vardır. Yemekle de sorunludurlar. Ya siler süpürür gibi süratle yerler ya da yemek yemeyi bile unuturlar.


İkizlerin esas alanı iletişim olduğu için genellikle düşünce ve duyguları iletmekte hayli başarılıdırlar. Mesela Anne Frank II. Dünya Savaşı'nın gerçeklerini küçük yaşına rağmen birçok gazeteciden daha canlı biçimde dile getirmişti. Ama hayat İkizlere her zaman kolaylık göstermez, zaman zaman da maalesef uçar kaçar havai İkizler'in yolu gaz odalarına düşer. Ama zaten mitolojide İkizler'le ilişkilendirilen efsane de Castor ve Pollux kardeşlerdir. Biri ölümlü diğeri ölümsüz iki kardeş. İkizler ölümlü olduğunda ölümsüzlüğü, ölümsüz olduğunda ölümlülüğü içinde barındırır. Dante de onun için öbür tarafın yollarını aşındırmamıştı, cennettir, cehennemdir diye.


Ama İkizler o kadar uçar konar ki, bir sonraki burç olan Yengeç kabuğunun derinlerinde saklanıp bekler sırasının gelmesini. İnsan sıradakinin bu kıskaçlı şey olduğunu düşündükçe İkizleri öpüp bağrına basmak ister. Hiç değilse eğlencelidirler.

 

 

TERAZİ

 

Scott Fitzgerald eylemin karakter olduğunu söylemişti ama bu durumu tam açıklamaz. Böyle söylenince kararlı bir şeyden sözettiği sanılıyor. Oysa Terazi'nin eylemi salınmadır, yani eylem değil harekettir. T.S. Elliott biraz daha geniş açıklamaya çalışmıştı "İnsan olduğumuza göre yaptığımız her şey ya iyi olacatır ya da kötü. Bu durumda ister iyi şeyler yapalım ister kötü insanız işte, hem kötü de olsa birşeyler yapmak hiçbir şey yapmamaktan iyidir, böylece hiç değilse varoluruz." Ama bu da fazla karmaşıktır. Aslında şunu söylemek istiyordu: Terazi'yiz işte, durduğumuz yerde duramayız. Terazi durmaktan nefret eder, durmak ona huzura ermeyi değil ölümü çağrıştırır, ölüm ise en başedemeyeceği şeydir. Graham Greene maneviyatın, merakın kaybolmasıyla gelişen hüzünlü bir bilgelik olduğunu bu yüzden idda etmiştir. Terazi, merakını yitirince hüzünlenir. Hüzünlü bir burçtur zaten, Jacques A. Bertrand'ın yazdığı burç kitabı da bu adı taşır: Terazi'nin Hüznü ve Diğer Burçlar. Düzeltiyorum, Terazi'nin Hüzünlü Salınması ve Diğer Burçlar. Terazi'yi hep düzeltmek gerekir, çünkü kendi hakkında sık sık yanılır. Kendini samimiyetle Don Kişot sanan bir yeldeğirmenidir. Cervantes bir Terazi olduğu için yeldeğirmenlerini değil Don Kişot'u başkişi seçmişti.

 

Terazi'nin salınımı


Bir Terazi salınması ise şöyle birşeydir: Akşam yemeğe çıkmak mı? Sinemaya gitmek mi? Evde oturmak mı? Evde oturmak diyelim, pembe çoraplarını giyip televizyon mu seyretmek, siyah kazak giyip yemek mi yapmak? İkinci şıkkı kabul etmiş bir Terazi'yi yeni bir sorun bekliyordur, mavi dantelli don giyip salata mı doğramak, saçını topuz yapıp dolma mı sarmak? Terazi için hayat bitip tükenmez bir karar vermek gerekliliğidir. Sanmayın ki bu kararları vermeye çalışırken Terazi gerçekten ne yapmak istediğini anlamaya çalışıyordur. Hayır, Terazi hayatın kendine sunduğu bunca seçenek ve fırsat arasından hangisini seçmesi gerektiğini, diğerlerini geri çevirirken hangi fırsatları kaçırmakta olduğunu -hüzünlenerek anlamaya çalışıyordur. Terazi fırsatçıdır, enerjisinin büyük çoğunluğunu doğru zamanda doğru yerde olmaya harcar. Davet edilmese de dahil olmanın bir yolunu bulur, dayatır. Gandhi zayıf bir adamın kazanın, güçlü ama şiddet kullanmayan bir adamın ise kararlılığın ürünü olduğunu söylerken buna yakın bir şeylerden sözediyordu. Nietzsche ise akıldışı olanın şeylerin varoluşuyla değil, oluş biçimiyle ilgili olduğunu söylerken, varolanları işine gelecek şekle sokmaya çalıştığından sözediyordu.


Terazi güzel ve şık şeylere düşkündür. Bazan bunu abartır. Daha doğrusu bazı Teraziler bunu abartır. Öylesine abartırlar ki, saraydan çırağ edilmiş herhangi bir hanımın hizmetinde bulunmuş büyük teyzesini size hanedan soyundan bir deli saraylı diye ballandıra ballandıra anlatabilir. Yalan söylemiyordur, kendinden şık bir tablo yaratmaya çalışıyordur. Bu uğurda Wilde'ın dediği gibi dehasını hayata, yeteneğini sanatına koyar ama bazan sınıf atlamak ve sosyeteye dahil olmak uğruna onca iyi kitaba rağmen güldürü objesine dönüşmüş bir Truman Capote olup çıkar. Diğer Teraziler de başka şeyleri abartır. Mesela projeleri. Sözgelimi İlhami Algör her dem yeni bir proje peşinde koşmayı öylesine abartır ki, üçüncü kitabı bir türlü okurlara ulaşamaz. Ona sorarsanız "Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku"dur. Hoop, Müzeyyen Hanım duydunuz mu? Ama duymasanız da önemli değil, nasıl olsa İlhami Bey bu arada albayına başvurup "Albayım Beni Muazzez ile Evlendirsene" diye rica etmiştir bile. Eugene O'Neill insanların hayatının aynalarla kaplı bir yalnızlık hücresi olduğunu söylemişti. En azından Terazi'ninki böyledir, Terazi kendini sever, aynalarla barışıktır. Bunun için diğer burçlar genellikle kendi burçlarından olmayan birileriyle beraber olmayı tercih ederken TeraziTerazi çiftlemelerine sık rastlanır. En ünlü örneklerden biri Hannah ArendtMartin Heidegger çiftidir. Gerekirse birbirlerine ayna olurlar, daha da çok gözükürler. Zaten Terazi gözükmeyi de sever, ama açıkça söylemez, "istemem yan cebime koy" gibilerindendir hali. Katherine Mansfield önce bir yazar sonra bir kadın olduğunu söylerdi, yani doğrudan "yazarım" demezdi, kadın olduğunu da araya sıkıştırırdı. Zaten cinsellik de Terazi için önemli şeylerden biridir, Aragon işi iyice abartıp -o da bunu abartmıştı cinsel sapkınlıklar içinde bilimsel biçimde sistematize edilenin bir tek din olduğunu yazmıştı.


Ama bunlar gözünüzü korkutmasın, Terazi abartırken de, salınırken de pek zariftir. Mesela Leyla İpekçi en zarif yazarlarımızdan biridir. Ayrıca kim inkar edebilir Italo Calvino'nun metinlerinin zerafetini? Calvino, bir yazarın tüm yazdıklarının tek bir cümleye tamamlandığını savunurdu. Faulkner ise bizi mükemmellik düşlerimizde çuvalladığımız konusunda uyarmıştır. Bunu özellikle Terazilerin dikkate alması gerekir tabii, çünkü bu konuyu en çok kurcalayanlar onlardır. Ayrıca, çoğunlukla da herhangi birşeyde çuvalladıklarında bile o hafif mi hafif hallerinden vazgeçmezler. Böyledir işte Teraziler, ama Akrepler bizi ciddiyete de ve derinliğe de bol bol doyururlar.


Terazi yazarları
Oğuz Atay/ Italo Calvino/ Katherine Mansfeld/ Nietzche/ Truman Capote/ Cervantes/ İlhami Algör/ Leyla İpekçi/ Martin Heidegger/ Aragon

 

 

KOVA

 

Virginia Woolf, kadınların kendine ait bir odası olmasını söylerken de, romanlarında biliçakımı tekniğini kullanırken de Kova'lık ediyordu aslında. Hem kadın haklarını, yani toplumsal bir tavrı destekliyordu hem de insanın düşüncelerinin akışını kurcalayıp duruyordu. Böylece yepyeni şeyler yapmaktaydı. Kova olmasa bunları yapar mıydı yapmaz mıydı, bilinmez ama böyle şeyleri başarıyla yapan insanlar genellikle. (Bilinçakımını başarıyla takip edenlerden biri de James Joyce'tu ama 'Ulyssess'i ve
'Finnegan's Wake'i okuyup bitirmeyi başaranların kaçının Kova olmadığı konusunda bir araştırma yapılmamıştır.) Bu burcun üyelerinin hayal güçleri pek zengindir. Hatta ayaklarının biraz havada olduğunu bile söylemek mümkündür, mesela ayakları yere basan, yani Kova olmayan bir Jules Verne 'Ay'a Yolculuk' falan gibi şeyler yazmayı aklına getirmeyebilir, okul tatillerinin o kadar uzun, dünyanın etrafında fır fır dönmenin bu kadar kolay olmasını istemeyebilirdi. İstedi de ne oldu sanki, gerçekleştiklerini
görebildi mi? Hayır, ama zaten Kovalar hayalleri tercih ederler, hem bencil de değildirler. Daha doğrusu onlar görünenlerin aslında başka şeyler olduğuna dair bir inanç taşırlar içlerinde. Francis Bacon, "Denizden başka bir şey görmeyince kara yok sananlar beceriksiz kaşiflerdir" diye buyurmuştu. Hayır, Amerika'nın keşfinden bahsetmiyordu, Atlantis'ten sözediyordu. Bir Kova'nın kara anlayışı budur. Harikalar Dünyası anlayışı da Alice'in düşleridir. Lewis Carrol da Kova'dır işin doğası gereği.
Kovaların içinde güçlü bir insanlık sevgisi vardır ve genellikle insanlarla alışveriş halinde olmaktan mutlu olurlar, daha doğrusu onları eğitmekten ve onlar tarafından eğitilmekten. Bunun için Brecht epik tiyatroyu seçmişti. Burada insanlar hem oyuna dahil oluyorlardı hem de eğitiliyorlardı. Şapşahane bir durumdu aslında ama o sırada Nazizm iyice azıtınca Amerika'ya gitmek zorunda kaldı. Önemli değil, Kovalar ilkelerinin peşini bırakmazlar, nereye gerekirse oraya giderler icabında, hem de her kahre tahammülle. Lord Byron da sakat bacağına rağmen Yunanistan'ı kurtarmak için savaşa katılmaktan geri durmamıştı. Büyük ihtimalle yakınları "siz zahmet etmeseniz..." diye nazikçe uyarmayı denemişlerdi ama bir Kova ne bir organizasyonun içinde bulunma fırsatını kaçırır ne de yanılsamalarını sürdürme fırsatını. Aslında Byron'un kurtarmak istediği antik Yunan kültürüydü. O sırada insanlık ondokuzuncu yüzyıldaydı ama o yine de paganlıkta ısrar ediyordu "Benim içimde Pagan bir şeyler var, hiçbir şeyi reddetmiyorum ama her şeye kuşkuyla yaklaşıyorum" demişti.

 

Kuşkucu Dickens


Her şeye kuşkuyla yaklaşan Kovalardan biri de Charles Dickens'dı. "Hayatımda kötü adamların insanın yüzüne bakamadıklarına dair bir yığın laf duydum. Bu bildik laflara güvenmeyin. Eğer işlerine yarayacaksa kötü adamlar da her zaman yüzünüze dürüstçe bakabilirler" diye yazarak bu konudaki fikirleri hakkında bir ipucu veriyordu. Ama yine de insanlar hakkında karamsar değildi, kitaplarından birinin adı 'Büyük Umutlar'dı, ayrıca meraklıydı da 'Küçük Tuhaflıklar Dükkanı' da onun kaleminden çıkmıştı.


Kova elinde, içinde yaşamı sürdürecek suyun ve bilgeliğin bulunduğu bir kova taşıyarak resmedilir ve zodyağın hayvan kılığına girmemiş insan kalmakta inat etmiş nadir burçlarından biridir. (Daha o çok eski çağlarda Hobbes "insan insanın kurdudur" lafını henüz etmediğinden insan olmak matah bir şey sanılıyordu. Nitekim Hobbes da Kova değil, Koçtu) Bu yüzden de her koşulda fikirleri savurur, savunur, insanların üstüne boca eder, gerekirse ailesine de sırtını döner. Zengin bir ailenin çocuğu olan William Barroughs, yolundan döneceğine bunu yapıp hayatı boyunca parasızlık çekmişti. Para Kovalar için önemli değildir. Ama öğretilenleri öğrenmemekte direnen insanlar önemlidir. Kovalar onlardan nefret ederler. Bir Kova olan Strindberg'in birçok Kova özelliği taşıyan kahramanı Borg, 'Açık Deniz Kıyısında' adlı romanda, küçük bir kıyı köyünde bir zaman kaldıktan sonra açık denize aşkla savrulur. Aklında Prometeus vardır doğal olarak. Zaten Burroughs da insanların aklında bir frengi virüsü kadar bile fikir olmadığından yakınırdı. Böyledir, Kovaların bilmiş bir yanları vardır, Gertrude Stein bir keresinde "bugünlerde dahi olmak çok zor, uzun uzun bomboş oturmak gerekiyor" diye bildirmişti görüşlerini ama çevresindekilerin çoğu gerçek dahilerden oluşuyordu, duruma bakılırsa hiçbiri de pek boş durmamıştı. Ama Kovalar böyledir, etraflarını pek beğenmedikleri gibi, genel geçer değer yargılarıyla da başları hoş değildir. Colette de bir Kova'ydı ve öyle sakin, uslu hayatlardan hiç hoşlanmıyordu, bir kadını kır hayatı kadar hiçbir şeyin yaşlandıramayacağını söyleyen de oydu. Pek frapan olan hayatını kırda sürdürmesi de beklenemezdi zaten. Yeniliklere açıktı ve hep şaşırmak hoşuna gidiyordu. "Altmış yaşımda hâlâ şaşkın olduğuma üzülmeyin, çabucak yaşlanmayı engelleyen en emin yol şaşırmaktır" demişti. Kovalar şaşıra şaşıra yaşamaktan hoşlandıkları için yeni fikirleri savunurlar.


Kova sularla haşır neşir olan bir burç olsa da aslında hava grubundandır ve dolayısıyla biraz uçarı ve asabidir. Fazla zorlanırlarsa sinirleri bozulabilir. Ama içlerindeki idealizmin ve insan sevgisinin ağır basması daha sık rastlanan bir durumdur aksi halde Çehov Kova olmazdı ya da Kova olurdu ama Çehov olmazdı. Çehov, Kova'ların iyi yürekli de olabileceklerinin en iyi kanıtıdır. Bir şeyin daha kanıtıdır, bazan sadık bir aşık da olabildiklerinin. Ama bu seyrek rastlanan bir durumdur. Sadakatsiz olduklarından değil, pek kolay bağlanamadıklarından, daha doğrusu diğerlerinden vazgeçemediklerinden. Gevezedirler ama mesela Çehov yazdığı hiçbir şeyi yeteri kadar kısa bulmayarak bir istisna oluşturur. Ümit Kıvanç ise oluşturmaz. Ama o da son zamanlarda roman yazmak yerine fikir yazılarına yönelmiştir çünkü bu daha eğiticidir. Büyük ihtimalle yazdığı her şeyi halkı eğitmek için yazan Ahmet Mithat da Kova'ydı ama Osmanlı'da o zamanlar daha kimse burçlara kafayı takmamıştı, takvim de başkaydı.  

 

Kaynak: Sırma Köksal/ Radikal Gazetesi Kitap Eki

 


Kayıp Karga | İletişim | rss takibi

Bohem Mekan 2007-2008 © Tüm Hakları Saklıdır
Programlama : Yaman Tasarım Ve Programlama
Tema dizayn   :