Okur- sanız & Yazar- sanız | Bohem Mekan; Bilge - Oğuz Atay...
Oğuz Atay
0

“O, ömür boyunca hep “acele etmiş”tir; bu yüzden de hep“geç kalmış” tır. Sürekli bir panik vardır hayatında: Bir kitap okur, bir komedi seyreder, yorulur. Birileriyle birlikte olur, derdini anlatamaz, telaşlanır ve incinir. Küçük dertler, bir yerlere ödenmesi gereken paralar, bazı şeylerin tamir masrafları hiç eksik olmaz ve bu panik duygusuna katkıda bulunurlar. Ve hep acele edilir. ” (Ömer Madra) Roman ve öykü yazarı Oğuz Atay, 12 Ekim 1934’te İnebolu’da doğdu, Babası Ağır Ceza Yargıcı Cemil Atay, bir süre milletvekili olarak görev yaptı. Oğuz Atay 1939’da ailesiyle birlikte Ankara’ya gitti, ilk ve ortaöğrenimini orada tamamladı. 1951’de Ankara Maarif Koleji’ni,1957’de İTÜ İnşaat Fakültesi’ni bitirdi. Kısa bir süre Anayol Şirketi’nde çalıştı, Maslak Caddesi’nin yapım mühendislerinden biriydi. Askerlik görevini yaptıktan sonra okumaya ve sinemaya olan tutkusu, onu yayıncılık alanında çalışmaya yöneltti. 1958 - 1959 yıllarında Cemil Sait Barlas’ın çıkardığı haftalık Pazar Postası dergisinin redaksiyonunda 1969-1972 arasında da Meydan-Larousse Lügat ve Ansiklopedisi’nin yayım hazırlığında çalıştı. Oğuz Atay’ın yaşamıyla ilgili en kapsamlı çalışmayı hazırlayan Yıldız Ecevit, “Ben Buradayım” isimli kitapta bu yılları daha ayrıntılı bir biçimde anlatır:
“1960 yılının son çeyreğinde “'Olaylar” dergisinde yaşadığı düş kırıklığı Oğuz Atay’ı, uygulamaya çalıştığı köktenci sosyalist yaşam pratiğini yeniden gözden geçirmeye yönlendirir. Kendini solcu arkadaş grubundan çekmiş, ideolojiyle bütünleşmiş kişilere kuşku ve sakınımla yaklaşmakta olduğu bir sürecin içine girmiştik: İdeolojik ölçütler artık onun yaşamının belirleyicileri olmaktan çıkmıştır. 1961 yılı başında Melek Sineması’nda Fikriye’ye yeniden rastladığında, evlilik konusundaki düşüncelerinin artık daha yumuşak bir zeminde yer alıyor olduğu kesindir. 1956’daki ilk birlikteliklerinin üzerinden dört, beş yıl geçmiştir. Oğuz bu arada askerliğini yapmış, Denizcilik Bankası’nda işe girmiş, solculukla bütünleşen yoğun bir yaşam okulunu geride bırakmıştır. Fikriye ise yaşamındaki en büyük arzusunu gerçekleştirmiş, 1958 yılında Londra’ya gitmiş, orada iki yıllık bir moda okulunu bitirmiştir. Cihangir / Güneşli Sokak’ta, terzilik işini şimdi modist kimliğiyle yapmaktadır. (...) Oğuz’un evlilik kararı aile çevresinde olumlu yankı almaz. Çok değer verdiği annesi Muazzez Hanım, onun kendinden yaşlı bir kadınla evlenmesinden hoşlanmamıştır. ''Tehlikeli Oyunlar''da Hikmet’in annesi Mukadder Hanım da oğlunun evlenmek üzere olduğu Sevgi ile ilgili olumlu duygular beslemez.”
Oğuz Atay 17 Temmuz 1959 - 3 Kasım 1962 arasında Denizcilik Bankası İstanbul Şehir İşletmeleri Müdürlüğü’nde binalar bakım, onarım, kontrol elemanı olarak Eski Karaköy vapur iskelesinin yapımında görev aldı. Bu görevinden ayrılarak Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde öğretim üyeliğine başlayan Atay, 1975’te doçentliğe yükseldi. İlk evliliğini 1961’de Fatma Fikriye Gürbüz, ikinci evliliğini 1974’te Pakize Kutlu ile yaptı. İlk evliliğinden Özge ismini verdiği bir kızı oldu...
İlk romanı “Tutunamayanlar” ile TRT Roman Başarı Ödülü kazandı. “Tutunamayanlar” üç ayrı düzlemdeki diliyle dikkat çekti; kitap, Selim ve Turgut. 1930’lardan 1960’lara aydınların dünyasını ele aldı. Anlatım tekniği bakımından Türk romanında bir aşama olarak kabul edildi. Berna Moran Tutunamayanlar için şöyle der:
“Tutunamayanlar 19. yüzyıl gerçeğine sırtını dönmüş, bir ayağı modernistlerde bir ayağı post- modern bir roman. Böyle olmasının başlıca nedeni de sanırım, Atay’ın James Joyse gibi modernist bir yazarla, Nabokov gibi post-modernist bir yazardan çok etkilenmiş olması. ”
İkinci romanı “Tehlikeli Oyunlar” da, düzene ayak uyduramayan bu yüzden de intihara kadar giden bir aydının bunalımlarını ele alır. Üçüncü romanı “Bir Bilim Adamının Romanı”, ilk ikisinden tümüyle farklı bir belgesel çalışmadır. Burada somut bir kahraman vardır: 1911 - 1967 yılları arasında yaşamış hocası Mekanik Profesörü Mustafa İnan. “Bir Bilim Adamının Romanı” da dil bakımında diğerlerinden ayrılır. Oğuz Atay, kitap çalışması yanında 1971’den sonra Yeni Dergi, Soyut gibi dergilerde öyküler yayınladı. “Oyunlarla Yaşayanlar” adlı oyunu 1985’te, ölümünden sonra basıldı. Oyun aynı zamanda Devlet Tiyatroları’nca da sahnelendi. Ayrıca, “Türkiye Ruhu” adını vermeyi düşündüğü ve birey- toplum- devlet ilişkilerini ele almayı tasarladığı bir roman üçlemesi ile 1970 - 1977 yılları arasında tuttuğu günlüğü ve Eylembilim adlı tamamlanmamış romanı ölümünden sonra yayınlandı.
“Tutunamayanlar” ile TRT Roman Başarı Ödülünü alan Oğuz Atay, toplumun düşünsel gelişimini yakaladığı gibi, kendi roman tekniğinin de kaşifi oldu. Toplumun gelişimi derken, 1968 yılıyla birlikte hem Türkiye’de hem dünyada gelişen gençlik hareketleriyle, 1970’li yılların siyasallaşması kendini gösterdi, sanatı yok ettirmeyen sanatçılar, yazarları aydınlar üzerinde de düşünmeye yöneltirken modernizmi eskimiş olarak görenler içinde posmodernizmin kapısı açılıyordu. İşte bu noktada Oğuz Atay, bir romancı olarak konusunu ve tekniğini yakalama başarısı gösterdi. Aslında bu başarı başlangıçta genel kabul gören bir başarı olmadı. Ama zamanla genel kabule doğru yol aldı.
“Tutunamayanlar” hakkında şu yorum hayli ilginçtir.:
“ Türk okurunu sarstı. Oğuz Atay’ın okurunu metinselleştirdiği bu romanda aydınlar ilk kez çarpıcı gerçeğin, kendilerinin değişik dil ve söylemlerinden oluşmuş birer sözel yapı olduklarının farkına vardılar. Çağlar Kenter’in daha ince bir şekilde söylemiş olduğu gibi, ‘ aydının bilincini ve söyleminin katmanlarını arkeolojik bir titizlikle ortaya çıkarma’ çabasını buldular. Bu katmanlar Atay’ın gerçekleştirdiği farklı dillerin parodileriyle öylesine üst üste yığılmıştı ki kitabın baş kişileri Selim ve Turgut tutunamayanlar kadar ezilenler diye de tanımlanabilirdi.” (Jale Baysal)
Ancak dahası romanı ilk okuyanlardan olan Vüs’at O. Bener’in söyledikleri “Tutunamayanlar”ın yazım aşaması hakkında bilgi vermektedir:
''Roman olarak gevşekti dokusu, bir dağınıklık hissettim. ‘Büyük bir çıkış yapıyorsun’, ilk’e imza atmak gibi büyük bir cesaret var bunun içinde. Ama biraz toparlaman lazım metni. Lütfen bunun üzerinde çalış ve kimi yerleri ayıkla,’ dedim ona. Benim önerim, romanda değişiklik yapılması yönünde değildi kısaltılması yönündeydi; uzundu, tekrarlar vardı. Birkaç ay sonra ‘Tutunamayanlar’la yeniden geldi bana. Metni elden geçirmiş, yeniden yazmış, ciltletmişti, altı ciltti sanırım. Ne kadar kısalttı bilemem. Sanıyorum, değişiklik büyük ölçüde ‘Şarkılar’ bölümünde oldu.''
Tüm telaşına rağmen genç yaşta ölüme yakalanması sanat yaşamını yarım bırakmış ve anlaşılmasını zorlaştırdığı gibi geciktirmiş olsa da. Oğuz Atay’ın bir gün tam olarak anlaşılabileceğinden avuçlarımın arasında tuttuğum Tutunamayanlar’ın sıcaklığı kadar eminim. Ömer Madra’nın aşağıdaki sözleri de bu gerçeği üstüne basa basa vurguluyor :
“Oğuz Atay, gerçeğin bağrından filizlenen oyundan, oyunun uzandığı ölümden, ölüm duygusundan doğan yaşantı damlasından, gözyaşında titreşen çılgın kahkahadan, delilikle tüneyen akıldan, akıldan tüneyen gönülden örülmüş o çok gülünçlü ve çok acıklı dünyası ile Türk aydınını ve her şeyi yeniden kapsayacaktır yakında. ”
Beyin tümörü tanısıyla gittiği İngiltere’de tedavinin imkânsızlığı yüzünden geri döndü Oğuz Atay, 13 Aralık 1977’de İstanbul’da hayatını kaybetti. Enis Batur’un onun ölümünü şöyle anlatır:
“Oysa konuk değildi Oğuz: Yüreğindeki kadar dağlayıcı bir acı vermeyen ama onu usul usul ölüm koridoruna ihbar eden beynindeki ur ile yolcuydu düpedüz. Onun içinde ‘ Yedinci Mühür’ deki gibi sonlu bir oyunla biraz kendini, daha çok da ölümü oyalamayı seçti: 1970’den 1977’nin son ayına dek programına zorla giren hastalık ve ameliyatla, zorunlu olarak giren acı, alay ve hüzünle iki roman, bir düzineye yakın öykü, bir oyun ve bir günlük yazdı. Öldüğünde dördüncü romanından 60 sayfa kadar yazmış, Geleceği Elinden Alınan adam adını verdiği bir anlatıyı da bütünüyle tasarlamış durumdaydı. ”
Yıldız Ecevit’in onu değerlendirirken kullandığı ifadeler de onu anlatmaya yetmektedir. Ecevit’e göre Oğuz Atay’ın yaşarken biraz daha değer görmesi mümkün olsaydı, yıllarca silinmeyen eserlerinin arasına daha ölümsüzlerini eklemesi mümkün olacaktı:
"...Oğuz Atay’ın yaşarken yok sayılmasının nedeni, söylediklerinizin tümünü içine alıyor. Çağını aşan, dâhi özellikli sanatçıların ortak yazgısı anlaşılamamak ve dışlanmak. Sanatın gelişmesi, yasallaşmış statükocu estetiğin dışına çıkmakla mümkün olabilir ancak. Stefan Zweig’ın bir sözü var: ''Özlerini yaşadıkları zamanın elinden kurtarıp bütün zamanlar için yaşatabilmeyi başaran'' insanlardan söz ediyor Zweig. Atay, bu insanlardan biriydi. Bu nedenle içinde yaşadığı zaman onu affetmedi. Özgür yaratım zamanla daha üst boyutlara ulaşmada tek yoldur. Türk Edebiyatı’nda bu yolu açan kişi Oğuz Atay, bir öncü, bir tür estetik devrimci. O tüm devrimciler gibi bunun bedelini ödedi. Ve tüm devrimciler gibi, ediminin kazancını sonraki kuşaklara aktardı. Eğer yaşarken değeri anlaşılsaydı, kuşkusuz on beş yıl daha kazanırdı Türk Edebiyatı."
ESERLERİ
Roman
Tutunamayanlar (1971- 1972)
Tehlikeli Oyunlar ( 1973)
Bir Bilim Adamının Romanı ( 1975)
Eylembilim (1998)
Öykü
Korkuyu Beklerken (1975)
Oyun
Oyunlarla Yaşayanlar ( 1985)
Günlük
Günlük (1985)
Diğer
Topografya (İDMMA Akşam İnşaat Böl. Öğrenci Örgütü, 1970) Kaynak