Üçüncü boyut
Kara gözleriyle gecenin gözünden de kara olan karanlığına dalgın ve düşünceli bakıyordu. Maroken taklidi meşinle kaplanmış rahat koltuğundan izlediği gece, diğerlerinden daha karaydı.
Görmek istiyordu. Nedenini bilmek istiyordu.
Cama vuran silik bir yansıma ağırlaşan göz kapaklarını birden açtı.
Vücudunda bir kıpırdanma hissetti.
Evet buldum dedi arkasını dönerek.
Bulmuştu.
Saatlerdir beynini kemiren uykusundan eden şey’in karşısında duruyordu.
İçinden bir oh çekti.
Rahatlamıştı.
Gençliğin getirdiği sürat ve tahammülsüzlük onu da yanıltmıştı.
Meğer bu kadar kolaymış, dedi.
Boşuna duygularıma, kafama acı çektirmişim.
Boşuna uykusuz kalmışım.
Penceresine yansıyan, odasının kapısı ve kapının yanında duran eşyalar ve bir sandıktı.
Dengesi bozulmuş terkip gibi kıvrılarak sağa açılan kapının kendisine göre sol tarafında duran sandığa gitti.
Dikkat neferlerini küçük pencerelerinde toplamış tahta sandığa bakıyordu.
Sandığın başucunda duruyor avını gözleyen kedi gibi hazır olduğunda başlamayı bekliyordu.
Zaman gelmişti. Sağ elini yürekli bir tedirginlikle uzattı.
Parmaklarının arasına aldığı bir tutam kağıdı kavramış, kendine doğru çekmişti.
Öyle ürkek yapmıştı ki bunu, o anda çalan saatin sesi ile irkilerek elindekileri tekrar sandığa bıraktı.
Tedirginlikle yer değiştiren sinirleri ile hışımla kağıtları aldı.
Penceresinin karşısındaki koltuğuna oturdu.
Mehtaba ve Sema’nın kandillerine baktı.
O an için uzun sayılacak bir zaman gözlerini tatlandırdı gökyüzüyle.
Üç boyutlu olan hayat çok genişti, sığmıyordu
Boşluk kalıyordu.
İstemiyordu hayatındaki boşlukları.
Nefrete bulanmış bir tiksinmeyle hayata baktığı penceresini küçülttü.
Artık boşluk kalmamıştı.
Öyle hissediyordu.
Hayal ve gerçek arasına girmişti o gece.
Zihnindeki bu değişimin onu rahatlattığını düşünüyordu.
Zaten istediği de bir parça rahatlık ve dengeydi.
Dengeyi sağlamak için almamış mıydı? Yıllardır dokunamadığı kağıtlarını sandıktan.
Hayal ve gerçek arasında yaşadığı bu gecede ruh’un ve vücudun dengesini bulmalıydı…
Kağıdına başlığını yazarken, yağsız menteşesinin sesini tanıdı.
Oda kapısının sesiydi. Evde kimse yoktu. Kimsesi de yoktu.
Şaşırarak kapıya doğru döndü.
Kapı açılmıştı ama kimse görünmüyordu.
Endişelendi. Vesveseli dürtülerle kapıya gitti.
Kapı açıktı. Kapıyı ileri geri hareket ettirdi, menteşesinin tiz ve girintili sesini tekrar dinledi.
Emin olmak için oda kapısından dışarıya, başını uzatarak baktı.
Pervaz’ın arkasına sinmiş bir gölge görünce irkilerek başını içeri çekti.
Ne yapacağını kestiremedi.
Korkmuştu.
Kapının eşiğinde kalakaldı.
Aklına türlü ihtimaller geliyordu ama donmuştu bir kere hareket edemiyordu.
O sırada gölge doğruldu ve tam karşısına geçti.
Göz göze geldiler.
Aklına ‘Kan, akacak yer bulamayıp ta karaciğere toplanırsa insan hayal görmeye başlar.’ vecizesi geldi.
Elleriyle vücudunu yoklamaya başladı.
Vücudunda eksik ve noksan olmadığını anladığında, karşısındaki siluet gülümsedi.
Koridordaki ışık, bulanıktı ve gözlerden başka bir şey retinaya görülemiyordu.
Gülümseyen iki ışık görebiliyordu.
Gülümseyen gölge’nin gözlerinden sıcak ve yed dalgalar, çarpıyordu yüzüne.
Bu sıcak bakışlarla donmuş olan kasları çözülüyordu.
Bundan da güç alarak;
Kimsin sen? diye sorabildi.
Gülümseyen, vakur yüz ifadesi ile bakan siluet, ona doğru bir adım atarak :
Senin kesip attığın üçüncü boyutunum dedi.
Rahattı ve rahatsız edercesine söylemişti.
Artık rüya gördüğüne inanmak isteyerek, derisini parmaklarıyla sıktı.
Siluet yürümeye başladığında, klişe bir refleksle yana doğru çekilmiş ve vücuduna dokunan bedeni hissetmişti.
O andan sonra içinin düğümlendiğini sandı.
Korku, üzüntü, şaşırma hangi duyguyu yaşadığını ve yaşayacağını bilemedi.
İçeriye giren tanımadığı gövdeyi izliyordu.
Odasında dolaşmaya başlayan gölge gövde, yatağının yanındaki müzik çaların önünde durdu.
Bir disk yerleştirdi ve arkasını dönerek kapının solunda duran masaya yürüdü.
Bir iskemle çevirip bacak bacak üstüne atarak karşısındaki yatağı eliyle gösterdi gülümseyerek.
O odanın bir parçasıymış gibi kollarını göğsüne kavuşturmuş, sırtını iskemleye yaslamış başlayan müziğe ritim tutuyordu.
Hipnoz’a yakalanmış denekler gibi gözleri iskemledeki gövdeye bakarak yatağına yürüdü ve oturdu.
Zihninde bu olanlara bir anlam vermeye çalışan Edip ezilmiş olan duygularının çalan müzikle daha da ezildiğini hissetti.
Bu onun diskiydi. Sıkıntılı zamanlarında dinlediği diski nereden biliyordu bu adam?
Nereden bildiğimi düşünüyorsun değil mi Edip bey?
Dudakları titreyerek kimsin sen? Adımı nereden biliyorsun? Dedi.
Söylemiştim ama tekrar edeyim isterseniz.
Ben sizin bedeninizden atmaya çalıştığınız, üçüncü boyutunuzum.
Yani hayatta gaye edindiğiniz her şeyinizim.
Korkmanıza gerek yok, sizinle sadece konuşmak istiyorum, anlatacaklarım var.
Rahatlayın lütfen bu diski de onun için koydum, rahatlamanız için.
Dinleyin Hamiyet Hanımı, bakın ne güzel söylüyor birazdan en sevdiğiniz bölümü okuyacak.
-Ne anlatacaksın bana? Bu kadar şeyi nereden biliyorsun sen?
-Neden kaçıyorsunuz Edip Bey ?
-Ben kaçmıyorum. Odamda oturuyor ve hayatımı yaşamaya çalışıyorum.
-Hem sen kim oluyorsun ki beni sorguluyorsun.
-Ben kim oluyorum öyle mi? Dinleyin öyleyse…
Hatırlarsanız, yıllar önce kırk kişilik bir odadan kırık ve ezik çıktığınızda; dimağınıza gelen hırs katrelerini, o katrelerin çekim güçlerini sağlayarak birleştiren ve size can suyu olmasını sağlayan neydi veya kimdi?
Hatırlıyor musunuz?
Sen o olayı nereden biliyorsun kendime bile tekrar etmediğim bir …
Konuşmakta sıkıntı yaşayan lal gibi kelimeler ağzında düğümlendi.
Dinleyin Edip Bey.
Vatanınız için girdiğiniz mengeneden, o zamanlar mengene diyordunuz, çıkabilmeniz için size doğru olan yolları kim göstermişti?
Bakın fenalaştığınızı görüyorum ama bu sizin tek boyuta girme isteğiniz karşısında şu anda yaşadıklarınız gecenin karanlığında ışıksız kalmaktır.
Daha o gecede suya düşmediniz.
Bunun için geldim. Sizi suya düşmekten kurtarmak istiyorum.
Sararmış etsiz yüzünde kan damarlarının gezdiği görülüyordu.
Fırtınadan sonra durulan deniz gibi büyük bir hezeyan geçiren ruhu dinmeye aklı gelmeye başladı Edip’in.
Gözlerini kapatmış, çalan ney faslını dinliyordu.
Düşünüyordu. Her şeyi bilerek yaşadığını sanan Edip, bilemediği bu kadar şey karşısında ne söyleyeceğini, ne düşüneceğini bilemiyordu.
Gözlerini açtığında hiç eksilmeyen gülümsemesi ile bakan boyutunu görünce ben bu kadar mağrur muyum ki? diye sordu kendine.
Vakar bir asabiyetle;
O halde şimdi yaşadıklarımı da biliyorsun dedi.
Bakın Edip Bey yaşadığınız her şeyi biliyorum.
Size söylediğim yegane şey neydi hatırlar mısınız?
Hatırlamıyorum.
Çünkü ızdırabı seviyorsunuz siz!
Sizin yaşadığınız tüm olaylar birer hayal mahsulü, hepsi bir oyun, hep böyle kabul etmenizi söyledim ama siz hep yaşamak istediniz hep …
Yeter..! Sus artık…
Çok yüksek bir noktadan gelen bu ses azalarak konuşmaya devam etti.
Bir kere kaçacak olsam neden yaşamak isteyeyim?
Ben yaşamak istiyorum ve yaşayacağım ama mütevazi ve huzurlu şayet sen oysan seni neden hayatımdan dışladım biliyor musun?
Sen zahmet etme ben söyleyeyim, çünkü bu hayatta herkesin olması gerektiği gibi yaşaması ve ona göre davranması gerektiğini öğrendim.
Sen bunun hep aksini dikte ettin, binemeyeceğim tüm vasıtalar için beklettin beni.
Ne oldu peki sonunda hüsran…
Benim için özel olan tenhalarımı kurcaladın ve açtın.
Sonuç yine hüsran…
Söyle bana seni neden tutayım bedenimin iliklerinde?
Edip penceresinin önündeki koltuğuna biraz evvel bıraktığı kağıtları elinde tutmuş titreyerek konuşuyordu.
Bitti mi Edip Bey? Diye soran gölge gövde; müsaade edersiniz iki kelimem daha var onları da söyledikten sonra gidip gitmeyeceğime karar verirsiniz. Diye ekledi.
Biliyorum ki yerküredeki herkesten çok huzura muhtaçsınız.
Hassas asabi kişiliğinizi iyi bildiğimden böyle söylüyorum.
Yaşadıklarınızın ya da yaşadıklarımızın tafsilatından hoşlanmadığınızı da bildiğimden kısa ve genel konuşacağım. Lütfen üzerinize alınmayın.
İnsanın yaşadığı kabukta yaptıkları; yemek, içmek, konuşmak ve kısmen de çalışmadır.
Kısmen diyorum çünkü insanın yaratılışı gereği tembelliği üzerinden atması çok zor olmuştur. Bazen de hiç…
Bu saydıklarım bir canlı olarak insanın yaptıklarıydı.
Bu canlıyı diğerlerinden ayıran aklı ve gönlü hepsinde eşit bir şekilde var değildir.
Aklın bir sınırı vardır, her insanda ama gönül için aynı şeyi söyleyemem.
Gönül Kainatın küçücük bir maketidir. Başlangıcı ya da sonu görülmemiştir.
İnsan eğer bulunduğu yeri kendisine yakıştırdığında o an insanın gönlüne bir sınır çekilir ve bulunduğu yerde kalır.
Mutsuz olur demiyorum, belki de çok mutlu olur ama
Uçsuz bucaksız gönlün kapısı bir daha açılmamak üzere kapanır.
Benim anlatmaya çalıştığım budur Edip Bey diyerek ayağa kalktı.
Odanın kapısına doğru yürürken kolunu tutan Edip’in eliyle durdu.
.Bir an öylece kalan bir vücudun parçaları birbirlerini sarsarak kucakladılar.
Birkaç dakika sonra Edip, elindeki kağıtlarla gökyüzüne, ışık saçan pencerelerinden bakıyordu ve yalnızdı.
sevgili canço, birkaç teknik ancak önemli başlığı iletmek isterim.
önceden de ilettiğim gibi daha önce yazdıklarından kopyalayıp yapıştırdığını sandığım bu yazıya zaten sitede bir başlık atıyorsun. dolayısıyla başlığın iki kez tekrar etmesi bence gereksiz. bir de yazı alanındaki başlık hatalı zaten; "uçüncü boyut" .
bir diğeri ise üçüncü boyut ile edip arasındaki diyalogları - işareti yerine -,+ olarak gruplamanı öneririm. okuma kolaylığı ve netliği açısından bu önemli.
içerikle ilgili ise;
son derece başarılı bir anlatım okuduğumu iletmeliyim. derin, mesafeli ve bir o kadar gizemli. dümdüz bir yazıdan ayıran bir sürü fark gözetilip serpiştirilmiş. ve yüreğin genişliği, sonsuzluğu, gücü ve çıkarıp atılmaya kalktığında geriye insandan pek bir şey kalmadığı fikri oldukça güzel verilmiş.
saygıyla
teşekkür ediyorum.
imlaya ve düzene çok bağlandığımda sanki 250 ile giderken karşıma çıkan bir kasis gibi hissediyorum kelimeleri, bundan ve zamansızlıktan mütevellid bir durum bu.
kuralsızlığı kim sevmez ki...