Sessiz sinema oyunu üzerine kurmak hayatı...
Anlatılanı da anlatılmayanı da anlama çabasıyla geçirmek dakikaları
Hayatın ve insanın bilinemezci yanlarını çözme çabası
İyi ve kötü yanları var bunun da her şeyde olduğu gibi
Ve herkeste olduğu kadar
Mesela oyuna ara verilmişken bile; el kol hareketlerinden, mimik ve cümlelerden bir şeyler çıkarmaya kaptırmak kendini…
nefeslenmeden, durup dinlenmeden, tahmin etmeye ve bulmaya dönük bir pratik…
Sürekli tetikte yaşamanın ve bilinci açık durmanın vereceği bir yorgunluk
Bu yorgunluğa rağmen yine de “bunu başardım” demenin katacağı, bir iç huzuru…
Ama hayatın riskleriyle beraber gelecek tüm sürprizlerini ve şaşırma ihtimallerini de budamış olmak…
-Hani fazla temizliğin yararlı bakterileri öldürerek, hastalığa yol açması gibi…-
Anahtar sözcük olarak “dengecilik” mi sunulacak ortaya…
Kime ve neye göre kurulacak peki bu denge?
Kazanmak ve kaybetmek neresinde kalır peki bunun?
Neyi, hangi zamanda anlamış olmak zafer kazanmaya işarettir?
Denge; kazanmak ve kaybetmek üzerine kurulu olduğu sürece hangi yaşam sağlığını korur?
Ve bazen, bir şeyleri hiç bilmemiş olmanın getireceği huzura ne olur?
Bir de oyunun, en keyifli ve heyecanlı karelerinden biri olan, kopya verme kısmı var;
Buna nasıl bakmalı?
İnsanın, kendi hedeflediği zamanda ve şekilde ulaşmadığı, hangi sonuç ve bilgiyi, ne değerli kılar?
Kulaklarını karşısındakine, gözlerini dünyaya kapatmış ve sürekli tahmin etmeye çalışan birinin durumunu, hangi çaresizlik tarif eder?
Tek tarafın konuştuğu çift yönlü bir iletişim ne kadar mümkün?
-Hoş geldin hayatım
+Hoş bulduk
-(neden “canım” demedi, sanki soğuk gibi; öğreneyim dur)
-Keyfin mi yok?
+yooo nerden çıkardın şimdi?
-(işte tırmanıyor, gergin bu, benden gizliyor)
-bir şey çıkardığım yok canım, sordum öyle, ne yaptın, nasıl geçti günün?
+hiiiç, aynı işte, her zamanki gibi…
(hımm bana anlatacağı bir şey kalmamış, sıkıldı mı acaba,eyvaaah)
-biri canını sıkmış belli ki… dur ben sana bir güzel kahve yapayım
+ne alakası var, canım istemiyor, uyumak istiyorum ben
(kesin bir şey var bana demediği)
-peki duş al istersen, iyi gelir
+hayır, sonra belki…
……
…..
-bana çok soğuksun, ben sana bir şey mi yaptım?
+nerden çıkarıyorsun?
-ama sen de sürekli bunu diyip çıkıyorsun işin içinden; anlatmazsan nerden bileyim?
+yorgun ve keyifsizim ama bir nedeni yok… (anlatmaya çalışan biri ve kulaklarını açıp zihnini ve kalbini ıskartaya çıkarmış bir diğeri)
-nasıl olsa çıkar yakında, var sende bir şeyler (hala ısrarcıdır)
+…
belki bir soru daha az sorulsa, biraz daha az sorgulanıp, daha az mana çıkarılsaydı, her şey çok daha farklı olabilirdi yukarıdaki diyalogda… kişinin yaşam alanı daha az daraltılsa, kendine “özgü”lüğü daha az iğdiş edilse…
ilgisizlik ve sorgulama arasındaki ince çizgi, herkese göre değişebilir belki…
ama hangimiz yukarıdaki tabloda, sorgulayıcının “hak”lı olduğunu düşünürüz?
Karşısındakine çok değer vermek, yukarıdaki tavrın hangi yönünü meşru kılar?
İşte tek anahtar bu;
İnsanların ağzına sakız olan bir “dengecilik”ten ziyade duruma birkaç pencereden bakabilme anlayışı ve sabrı…
Bunun ileri aşaması da başka bir hastalığa işaret edebilir insan bünyesinde…
adı polyannacılık olan saçma bir iyimserliğe…
Bu, olanı değil, görmek istediğini gören bir ruh haline evrilir zamanla…
Kulaklarını, gözlerini ve dahası bilincini kapatmış ve kuşatılmış bir yaşama…
Tüm bunlar yüzünden susmak ve konuşmak
Oyun ve gerçek
Zafer ve kayıp
Umut ve yıkıntı arasında gidip gelinen o yolu iyi tanımak
Ve sürpriz istendiğinde risk alabilemek…
Anlamak
Anlatmak
Anlaşmak…
Sessiz sinemanın sadece bir oyun olduğunun farkındalığı yani…
Bir dost bilincinin deyişiyle; “Her şeye hakim olma ısrarının, insanı yalnızlığa iten süreci” ve bu süreci en az hasarla atlatma mücadelesi..
+ben biraz yürüyüp geleceğim, gelirken bir şey ister misin?
-ben de yürüyeceğim seninle
+peki, hadi
-tutsana elimi
+tabii
….
sevgili her0ine ve kuytu,
fikir yürütme, çözümleme ve anlamak konusunda gösterdiğiniz özen ve değerli yorumlarınız için yürekten teşekkürler.