Peyami Safa'nın, yeniden basılan ve ucuz fiyata piyasaya verilen ünlü eseri "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" vesilesiyle, Nâzım Hikmet-Peyami Safa arasındaki ünlü çatışma...
Satır altlarını çizerek okumayı sevenler, önceden önemsedikleri şeylerin sonradan nasıl önemsizleştiğine şaşırırlar genellikle. Edebi eserlerin yeniden okuması insanı hayrete düşüren bir ikilem yaratıyor. İki okuma arasında, okuyucunun yaşadığı kişisel değişimlerin hızı ve çeşitliliği ile edebi eserin kalıcılığı arasındaki çelişki bu.
Peyami Safa'nın ilk kez 74 yıl önce yayınlanan "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" romanını ortaokul yıllarının ardından, kırklı yaşların ortalarında bir kez daha okuma fırsatı bulunca, bu sorunla bir kez daha yüz yüze geldim.
Bir edebi eserin üzerinizde bıraktığı etki, izleri zamanla silikleşse bile, o eseri kişisel tarihinizin bir parçası haline getiriyor. Okuyucu düşünsel değişkenliğin karmaşasında o etkiyi taşımaya ve tartışmaya devam ediyor.
Hasta olmak, yoksul olmak, devlet hastanesinde bakıma muhtaç olmak, tüm zaaflarıyla insan olmak, delice âşık olmak ve her şeye rağmen umutla direnmek, yaşama tırnaklarıyla asılmak... İşte "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"nun ilk okumasından arta kalanlar. Zaten bu nitelikler ve değerler, ilk okumanın yapıldığı 70'li yılların gençlik duyarlılığı ile birebir örtüşen şeyler değil mi? Elbette.

Nâzım Hikmet
Sonradan geliyor "Bir provokatör üzerine hiciv denemeleri" Nâzım'dan.
Bir düşün oğlum / bir düşün ey yetim-i Safa / bir düşün ki son defa / anlayabilesin: / Sen bu kavgada / bir nokta bile değil / bir küçük eğri virgül / bir zavallı vesilesin./ Ben kızabilir miyim sana? / Sen de bilirsin ki benim adetim değildir / bir posta tatarına / bir emir kuluna sövmek, / efendisine kızıp / uşağını dövmek...
Bu hicivin beni alıp 1935'lere götürmesi lazım normal olarak. Ünlü Peyami Safa-Nâzım Hikmet tartışmasına vakıf olmam lazım. Ama Nâzım'ın sözü yeterli 80'li yıllarda. Ardından Server Bedii imzalı "Cingöz Recai" serisi geliyor. Hırsızın bu kadar sevimlisi, polisiye kurgunun güzelliği... Tabii ki Arsen Lüpen'e açılıyor kapılar. Çekiciliği şu ki: Bu hırsızlar dejenere burjuvadan çalıyor. Hem de zekanın en incelerinde gezinerek. Server Bedii dediğin Peyami Safa'nın ta kendisi. Cingöz Recai ise Arsen Lüpen'in yerli versiyonu.
Ve Cingöz Recai imzalı bir cevap Nâzım'ın ünlü provokatör hicvine.
"Gel bakayım fidan boylum, asılzadem, güzel paşam/Moda Burnu ile Süreyya Paşa locası arasına her akşam/maviş gözlerini süze süze mekik dokuyan/Kadıköy'ün kübik salonlarında şiir okuyan/Moda şair, kübik şair, kübiklerin kübiği/Cevizliğin, Kuşdilinin, Mühürdar'ın bolşeviği.../Fakat sen ki paşa konaklarında / kuş dilinde, kuş tüyünde, kuş sütüyle beslendin,/kuş beyninle bolşevizme heveslendin..."
Hicivde Nâzım'dan aşağı kalır yanı yok Cingöz Recai'nin, yani Server Bedii'nin yani Peyami Safa'nın. Bütün bunlar "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"nun etkisini azaltır mı? Hayır. Hele de kitabın ilk yayınlandığında Nâzım Hikmet'e ithaf edilmiş olduğuna ve Nâzım'ın bu kitap için şunları yazdığına vakıf olunca:
"Bu kitabın karşısında ben, yıldızlı göklerin sonsuzluğuna bakan ve o layetenahi alemde yeni pırıltılar, o zamana kadar hiçbir gözün göremediği acaip fakat hakiki alemler keşfeden bir müneccimin hayranlığını duymaktayım. Hayranım..."
Ardından bir anı. İki yazara da aynı sayfada karşılıklı sütunlarda yer veren Tan gazetesi sahibi Zekeriya Sertel'den: "Nâzım daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazanmak meraklısıydı. Onun için, tartışmaların en önemli ve devamlı konusu komünizmdi. Bu konu, Peyami Safa'yı çileden çıkarıyordu. Peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti. O sırada 'Fatih-Harbiye' romanıyla edebiyat âleminde dikkati çekmişti. Nâzım onu davaya kazanmaya çok önem veriyordu. ...Nâzım'ın, çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine, mutlaka kara derdi. Nâzım'ı kıskanıyor, onun etkisine düşmekten korkuyordu. Bütün bunlara bakmayarak, Nâzım onu kazanmak umudunu bırakmak istemiyordu. Peyami de tersine, Nâzım'ı komünizmden caydırmaya çalışıyor, fakat bu çabasında yalnız kaldığını gördükçe deliye dönüyordu. Bu karşılıklı tartışma aylarca sürdü. Sonunda Peyami faşizmi seçti ve bizlerden ayrıldı. O tarihten sonra da ateşli bir antikomünist kesildi ve bütün ömrü boyunca faşizme hizmet etti".
Bütün bunlardan sonra Nâzım'ın, "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"nun değeri ile ilgili olarak yazdıklarını tashih eden, hayranlığını tekzip eden tek satırı var mı? Nâzım'ın sırf Peyami Safa'yı ideolojik olarak ayartabilmek için onun yapıtlarını yüceltmiş olması düşünülebilir mi?
İki yazarın uzun süreli tartışmalarında birbirlerini acımasızca incitmeye çalıştıkları çok açık. Nâzım'ın provokatör hicvindeki "bir küçük eğri virgül... bir zavallı vesilesin.." tanımlamaları Peyami Safa'nın hastalıklı gençliğine olduğu kadar "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"ndaki kahramanının fiziksel yetersizliklerine de gönderme yapıyor gibi. Peyami Safa "fidan boylum, asılzadem, güzel paşam... paşa konaklarında kuş sütü ile beslenen kuş beyinli bolşevik" tanımlamalarıyla, Nâzım'ı burjuvazinin şımartılmış yakışıklı çocuğu olarak konumlarken, daha sonraki eserlerinin belkemiğini oluşturacak Batılılaşmış dejenere milli burjuvaziyi de hedef tahtasına oturtuyor. Komünistliği Nâzım'ın kişiliğinde bir tür burjuva yanılsaması olarak gösteriyor. Ve iki yakın arkadaş yazar arasındaki makas giderek açılıyor.
Edebi eserler ideolojik ön okumalardan soyutlanarak okunabilmeli. İnsan sırf kalem farkına ve zevkine varmak için okuyabilmeli. "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" beni hâlâ etkilemeye devam ediyor. Okuyucunun fikriyatı ne kadar değişirse değişsin, "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu" gerçekliği, sanki hiç değişmeyecekmiş gibi, birçok hastane koğuşunda bütün şiddetiyle hüküm sürüyor. Ama artık bu kişisel bir sorun ve bu sorunla yaşamak iyi.
Peyami Safa
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Alkım Yayınları
124 sayfa
2004
İstanbul
merhaba
Sertel' in yorumu çok ilginç ve şaşırtıcı ama eksik kalmış gibi geldi bana...
Bu iki yazar uzun bir zaman Cumhuriyet gazetesinde de yazmışlardı ve atışmaları orada da vardı.
Nerelerden gelmişiz nerelere gidiyoruz, biri vatanımızın şairi biri hariciyeci olmuş...