Papazın son sözleri "Tanrı yardımcın olsun" oldu. Bu sözleri daha önce de duymuştu. Ama hiçbir zaman böyle bir umutsuzluğa, böyle bir acıya kapılmamıştı. Tam aksine, çocukluğunda okula giderken annesinin, daha sonraları da işe giderken karısının böyle temennileri ona umut verirdi. Oysa şimdi aynı sözler ona büyük bir umutsuzluk ve korku veriyordu. Demek ki dönüşü olmayan bir yoldaydı ve artık onun için "Kurtuluş" yoktu. Birkaç saat sonra her şeyi geride bırakıp bilinmeyen bir yolculuğa çıkacaktı, içini büyük bir karamsarlık kapladı, içindeki korku gittikçe büyüdü ve adeta tüm benliğini, tüm bedenini yuttu. Üzüldüğü tek şey ise, yok yere böyle bir sona mecbur kalışıydı. Gerçekten suçlu olsaydı hiçbir üzüntü duymayacaktı ve bütün idam mahkumları gibi soylu bir ölüme razı olacaktı. Duyguları aklını yok ediyordu. Adalete, insanlara, hatta yazgıya bile güveni kalmamıştı. Böyle bir haksızlığı, böyle yazgıyı hak etmemişti. Elinden bir şey gelmiyordu ve ölüme razıydı artık.
Bir saate yakındır onun için dua eden papazın elini sıkı sıkı tutuyordu. Bu, korkudan mı, yoksa ona verdiği iyi temennilerin karşılığını ödeme iç güdüsünden miydi, bilmiyordu. Yalnız, o anda kendini daha mutlu, daha güvende hissediyordu. Tabii her şey gibi o güven anı da bitip tükenmişti. Geride bir yığın iyi temenni ve dua kalmıştı. Papaza son kez baktı. Onun için dua etmesini istedi. Belki de uzun zamandır kendisine iyi temennilerde bulunan tek insan olduğu için onun, son zamanlarda tanıdığı en iyi insan olduğunu düşündü. Ona bir oğul sevgisiyle sarılmak istedi ama içindeki duygular buna engel oldu. Çünkü böyle asil bir insanın kendisi gibi basit, ölüme mahkum bir aşağılık tarafından kirletileceği düşüncesine kapıldı. Herkes biliyordu ki o, karısını ve iki çocuğunu acımasızca öldürmüş bir katildi ve bunun cezasını sabaha karşı boynuna takılacak bir iple asılarak ödeyecekti
.Papaz tam kapıdan çıkacağı sırada;
-Affedersiniz efendim, saatin kaç olduğunu öğrenmek istiyordum, diyerek seslendi ardından. Sesinde büyük bir umutsuzluk ve bu umutsuzluktan duyulan korku seziliyordu. Çünkü sözcükler ağzından kesik kesik çıkmıştı. Çocukluğunda evde yalnız kaldığında korkar ve annesini böyle kekeleyerek arardı. Aslında onu yalnızlığına birkaç saniye daha ortak etmek, ondan biraz daha dua ve temenni almak istiyordu ama kendinden başka idam mahkumlarının da olabileceği düşüncesiyle bundan vazgeçti
.-Saat bir diye yanıt verdi papaz. Ve ardından da hücrenin kapısı son kez kapandı.Kapının kapanması sırasında hücreyi dolduran ses onu iyiden iyiye korkuttu. Hücreye birden soğuk bir hava hakim oldu. Bu soğuğun bedenini sardığını ve çok üşüdüğünü hissetti. Aslında onu üşüten asıl şey ise kapının son kez kapanmış olduğu düşüncesiydi. Çünkü birkaç saat sonra kapı açılacak ve aylardır onu bekleyen "Ölüm"le buluşacaktı. Tanrı'dan sabır diledi ve güçlü olmaya çalıştı. Sonra hiçbir "Kurtuluş" umudunun olmadığına iyice inanıp hücrenin köşesine oturdu. Ağlamayı denedi, başaramadı, gülmeyi denedi, yine başaramadı ve her şeyin boşuna olduğu kanısına varıp yatağına uzandı. En azından şu birkaç saatini dilediği gibi yaşamak istiyordu. Nedense birden düşünceleri onu hücresinden çıkarıp başka hücrelere ve oradaki idamlıklara götürdü. Başına gelenlerin aynısını bir süre sonra onların da yaşayacağını düşünüp acıdı. Ama, onların da onu düşünerek acıyıp acımadıklarını aklına bile getiremedi. Tabii başkalarına acıması aslında kendi zavallılığına acımasının bir başka boyutuydu. Yine de, kendisi gibi idamlıkların olabileceği düşüncesi bile ölüme daha yürekli, daha gururla gitmesine bir nedendi.Ölüme giden bu birkaç saati aklından çıkarmak istiyordu. Çocukluğunu düşündü, çocukluk oyunlarını. Küçüklüğün deki yaramazlıkları, ailesiyle geçirdiği şamatalı günleri anımsadı. Okul yıllarını, ilk sevgilisini düşündü ve belleği son sevgilisine takılı kaldı; onu delice sevmişti ve hummalı bir aşkın sonunda da evlenmişlerdi. Çocukları olmuştu ve herkes mutluluklarına gıptayla bakıyordu. Tabii, bu büyü polislerin bir gün onu tutuklamasıyla bozulmuştu. Güzelim rüya kabusa dönüşmüştü. Oysa, karısının ve çocuklarının ölümünden inanılmaz acı duymuştu, hala da duyuyordu. Ne yazık ki yapacak bir şey yoktu. Çünkü, acısına ve suçsuzluğuna kimseyi inandıramamıştı. Tüm yaşamı gözlerinin önünden geçti ve sonunun böyle olmasına üzüldü. Her şeye rağmen yine de içinde bir umut vardı. Eskisi gibi o güzel günlere yeniden döneceğine az da olsa inanıyordu. Çünkü papaz "Tanrı'dan umut kesilmez" demişti. Boşuna da olsa o umudu Tanrı'dan bekliyordu.
Zaman böyle hesaplaşmalarla akıp giderken hücresinin kapısı açıldı. İçeriye iki gardiyan girdi ve kendisini müdür beyin çağırdığını söylediler. Gardiyanların yüzünde her zamankinin aksine hoş bir güler yüzlülük vardı. Üstelik ona daha sevecen davranıyorlardı. Her zaman onu hırpalayan, horlayan bu adamlardaki böyle bir değişime çok şaşırmıştı. Müdür beyin odasına girdiğinde aynı sevecenlikle orada da karşılaştı. Müdür ona "Bey" diye hitap ediyor oturması için ricada bulunuyordu. Olup bitenlere bir mantık uydurmaya çalışırken müdür, suçsuzluğunun anlaşıldığım, gerçek suçlunun vicdan azabı nedeniyle teslim olduğunu ve artık özgürlüğüne kavuştuğunu söyledi. Gerçek olup olmadığına inanamadı. Tabi, aklına gelen ilk şey papazın söyledikleriydi. Zaten Tanrı'dan umudunu hiç kesmemişti. Sonunda da duaları kabul olmuştu.
Sabaha kadar müdürün odasında kaldı. Aslında hemen çıkmak istiyordu ama formaliteler gereği beklemek zorundaydı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte herkese sonsuz teşekkürler edip aynı sevecenlikler altında hapishaneden çıktı. İçinde inanılmaz bir coşku vardı. Hapishanenin kapısından çıktığında güzel bir sabahla karşılaştı. Bu bahar sabahında tüm canlılar etrafa mutluluk saçıyordu adeta. Sanki onun özgürlüğünü kutluyorlardı.
İlk iş olarak her zamanki lokantaya gidip sabah kahvaltısını yaptı. Yine bal yedi ve süt içti. Tanıdıklarının geçmiş olsun dileklerini kabul etti. Televizyondan haberleri dinledi. Hatta suçsuzluğuna ilişkin haberi dinleyince, o ana dek bir türlü inanamadığı özgürlüğünün su götürmez bir gerçek olduğunu anladı. Kahvaltıdan sonra parkta bir süre dolaştı ve evine gidip fotoğraf makinasını aldı Her zaman olduğu gibi gazeteye yetiştirmek üzere haber peşinde koşmaya başladı. Aslında, o gün çalışmayı hiç istemiyordu ama geçmişten kalan iç güdüsel bir tutumdu herhalde. Şehrin tüm caddelerini, tüm sokaklarını arşınladı. Barlara, kahvehanelere, iş merkezlerine, kitapçılara, sanat evlerine girip çıktı. Gazetenin bulunduğu binanın köşesindeki dilenciye para verdi. Arkadaşlarıyla küçük sohbetler yaptı.
Akşam üstü çocuğunu almak için okulun yolunu tuttu. Tam okulun kapısına geldiğinde karısının ve iki çocuğunun öldüğü aklına geldi. Büyük bir acıyla ağlamaya başladı. Koşarak mezarlığa gitti ve karısıyla çocuklarının mezarları başında dua etti. Papazın sözlerini anımsayıp "Tanrı günahlarınızı bağışlasın" dedi. Ve her zaman hücresinin duvarlarına yaslandığı gibi, karısının mezar taşına sırtını verip yere çömeldi. Hava ılıktı. Mezarlık ise korkunç bir sessizlik içindeydi. Gökyüzünde parıldayan yıldızlar papazın dualarındaki umut gibi belli belirsizdi. Nedense, üşümeye başladı. Bedeninin her yerini büyük bir soğukluk kapladı. Birden, bu üşümenin tıpkı hücresindeki gibi korkudan kaynaklandığını anladı. Ama korkmak için hiçbir neden yoktu. Çünkü ölüm ona çok uzaktı artık. Üstelik eskisine benzer bir gün yaşamıştı. Sonra, bu üşümenin yalnızlıktan ve kaybettiklerinin acısından olabileceğini varsayıp şehre doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça onu daha bir sıcaklıkla sarıp sarmalayan şehrin ışıkları arasına daldı. Bir süre aylak aylak dolaştıktan sonra, bir bara gidip bira içti. Televizyonda onu gören birkaç kişinin acıma dolu geçmiş olsun dileklerini kabul etti yeniden. Hiçbir şey olmamışçasına yine aynı şeyleri yaşadığına şaşıyordu ama mutluydu. Karısını ve çocuklarını kaybetmenin acısına rağmen mutluydu. Çünkü hücresinde yaşadığı zaman diliminde ölüm korkusu her şeye alışmasını sağlamıştı. Yalnız, "Kurtuluştan duyduğu sevince rağmen yine de içinde bir kuşku vardı. O da karısından ve çocuklarından duyduğu acının ve hücresindeyken yaşadığı ölüm korkusunun yeniden onu esir almasıydı. Bu düşünce o gün yaşadığı güzellikleri silip attı birden ve sinsi bir hastalık gibi beynini kemirmeye başladı. Üst üste içtiği içkiye rağmen o düşünceyi beyninden silip atamıyordu bir türlü. Yaşadığı sürece her şey, evi, şehrin her köşesi ve anıları ona bu kötü anıyı anımsatacak ve aynı acıyı, aynı korkuyu yeni baştan yaşayacaktı. Bu korkunç bir şeydi. Hücresinden kurtulmuştu ama bu düşüncelerden nasıl kurtulacaktı? Ne yapmalıydı? Nihayet, saatler süren arayışlardan sonra çözüme ulaştı. Tek bir çözüm vardı; o da bu şehirden kaçmak. Evet, en iyi çözüm buydu galiba; yabancı, ona acıyı ve korkuyu anımsatmayacak bir yerlere kaçmak.
Evine doğru koşarcasına yürümeye başladı. Hiç zaman kaybetmeden buralardan uzaklaşmak niyetindeydi. Kullanabileceği birkaç önemli eşyayı alıp kaçmalıydı bu şehirden. Her şey yoluna girince dönerdi nasıl olsa. Bir mucize sonucu canını kurtarmıştı ama aklını yitirebilirdi. Bu daha kötüydü. Akılsız bir bedenin hiçbir önemi yoktu. Üstelik herkese alay konusu olurdu. Evinin kapısı da hücresininki gibi demirdendi. Kapıya dokunduğu zaman hücrenin kapısından duyduğu soğukluğu hissetti. O soğukluk içinde inanılmaz bir tiksinti uyandırdı. Ve çok korktu. Bu korkunun etkisiyle kaçma kararında ne kadar haklı olduğunu anladı. Ama hiçbir şeyin önemi yoktu, çünkü biraz sonra kurtulacaktı. Cebinden anahtarını çıkardı. Büyük bir telaşla kapıyı açmaya çalıştı. Elleri titrediği için anahtar deliğini bir türlü denk getiremedi. Kalbi duracak gibi çarpmaya başladı. O kadar hızlı atıyordu ki kan damarlarını yırtacaktı neredeyse. Defalarca denemesine rağmen anahtar deliğini bir türlü tutturamadı. Her defasında anahtar yere düştü. Bir an aklını yitireceğini sandı.
Sonunda anahtar deliğini buldu ve heyecanla anahtarı çevirdi. Kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Kapı o kadar gürültü yapmıştı ki içeride korkunç bir yankı yarattı. Bu yankı onu korkuttu. Ve bu yankılanmanın sonunda gardiyanın sesini duydu birden :-Uyan artık, vakit geldi.Gözlerini açtığında "Kurtuluş"un gerçek olmadığını ve papaz gidince yatağına uzandığında uyumuş olduğunu anladı. Kalbi yine hızlı hızlı çarpıyor, bedeni üşüyor ve çok korkuyordu. Üstelik gardiyanlar yine eski acımasız bakışlarını koruyorlardı. Aklına papaz geldi. Onun söylediği gibi Tanrı'dan umudunu kesmemişti. O umut sonrasında, rüyasında olsa bile eski günlerine dönmüş ve bir günlük "Kurtuluş"u yaşamıştı. Dualarım kabul ettiği ve ona böyle yapay bir "Kurtuluş"u yaşattığı için Tanrı'ya şükürler etti. Yalnız bir şeyi çok iyi anlamıştı, o da "Kurtuluş"un umutta değil az sonra boynuna geçirilecek ipte olduğuydu.Son sözleri "Ben hazırım beyler, gidelim" oldu.