ŞiirÖyküDenemeÖzgür MetinKitapMüzikBilge
Arama

Okur- sanız & Yazar- sanız | Bohem Mekan; Öykü - Deniz Kabuğu...

Deniz Kabuğu 4

 Biri...Yaşının, cinsiyetinin,  nerden gelip nereye gittiğinin önemi yoktu. Belki köhne bir vapurda şaircesine  İstanbul'u seyrediyordu  veya bir trenin kuşetli vagonunda Anadolu'nun kıraç topraklarına bakarken gönlü geride bıraktığı insanları anıyordu. Bekli de büyük bir kentin kalabalığında yalnızlığı yorgun bir at gibi soluk soluğa içine çekiyordu. Biri...Aniden kulağındaki müziğe dönüverdi. Gülümsedi.

Chuck Schuldiner'in ölüme inat bestelediği o son eserini dinlerken bir deniz kabuğu gibi hissetti kendini. Tek beklentisi  bir gün bir peri olabilmek olan o deniz kabuğu; Tanrının parmakları olarak nitelendirilen  o muhteşem bestecinin notaları karşısında periye dönüşme vaktinin geldiğini hissetti bir anda. Önce inanamadı,  yavaş yavaş uçuşan toz zerreciklerine dönüştüğünü fark etti sonra. Havalandı, havalandı özlemini çektiği gökyüzünde salınmaya başlamıştı bile. Özgürdü... Yavaş yavaş kanatlarının da çıktığına tanıklık etti. O artık bir periydi. Mutluluktan ölecek kadar mutlu olan bir peri.        

Peri özgürlüğün doyumsuz hazzını yaşamaya başlamıştı. Peri olmak üstelik kanatlı olmak muhteşemdi. Oldum olası gıpta ettiği kuşlarla beraber yükseldikçe yükseldi. Hiç yaşamadığı duyguları yaşamak, hiç yapmadıklarını ilk kez yapıyor olmak bambaşkaydı. Gülümsemek... Perinin gülümserken gözlerine vuran tarifi mümkün olmayan mutluluk ışıltısı etrafını saran kuşların aklını başından alıyor, perinin etrafında dönen binlerce kuş kurşuni kocaman bir pervaneyi andırıyordu. Kanatlarına böylesine coşku veren ilk kez gökyüzüyle tanışması mı yoksa Chuck'ın gitarı mıydı? Müzik için beynini feda eden adamı düşündü o an. Özgürlük için kanadını vermek gibi miydi acaba. Ya kanatsız kalırsa, o zaman özgür olabilecek miydi? Var olmak yeterlimiydi, yoksa var sayılabilmek için ille de özgür olmak mı gerekti. Deniz kabuğu iken hiç ama hiç böylesine özgür hissetmemişti kendisini. Bir yerden bir yere gitmek için sabah akşam dalga beklediğini ve bu bekleyişin ne derin bir özleme dönüştüğünü kim nereden bilecekti. Şimdi hem varlığını fark ediyor hem özgürlüğün ne demek olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Var olmanın çığlık çığlığa geçen saatleri özgürlüğün tadıyla var olmanın sanatına mı dönüşüyordu. Var olmak, nefes almak hatta hissetmek yetmiyor diye geçirdi içinden. Canlı olan, hisseden mutlaka özgür olmalı diye düşündü. Evrende sadece var olmanın çok sıradan olduğunu oysa varlığın özgürlükle bir sanata dönüştüğüne karar verip tüm deniz kabuklarının periye dönüşmesini diledi. Varlığını sorgularken bir soru daha sorma gereği duydu kendi kendine. Peki ya bu kuşlar nerden biliyordu CHUCK'ın müziğini. Gagalardan nasıl çıkıyordu metal tarzı gitar tınısı akıl alır gibi değildi. Bir an yüzünü benzersiz bir gülümseme kapladı. Kuşların çığlığı daha da sertleşmişti. Sanki bütün kuşlar sorduğu sorunun cevabını bulduğunu hissetmişti. Özgürlük... Onun müziği özgürlük tadındaydı. Mutluluktan yüksek sesle güldüğünü farketti. Bir taraftan büyük, kurşuni pervane eşliğinde uçuyor diğer taraftan kendi kendiyle konuşmaya devam ediyordu. Bir şeylerin cevabı hala eksikti. Varlık, nefes almak, özgür olmak, sanat... Eksik olan neydi peki.

Perinin iç dünyası soru cevap oyununa dönüyor dakikalar su gibi akıyordu. Pervane perinin etrafında büyüdükçe büyüyor son gelen turna sürüsüyle akıl almaz boyutlara ulaşıyordu. Gökyüzünde benzeri görülmemiş bir ayin vardı sanki. Buldum dedi Peri buldum. Sevinmişti ve yine ilk kez yapmadığı bir şeyi daha yapabilmiş bağırmıştı avaz avaz. Buldum, buldum, buldum. Ayıp yapmış gibi utandı sonra. Haline güldü bu kez. O güldükçe kuşlar bağırıyordu. Hepsin de muhteşem bir müzisyenin doruklara ulaşmış halini görmek mümkündü. Var olmak yetmiyor, özgür olmak yetmiyor bu tamam dedi kendi kendine. Özgür olmanın da yetmediğini ifade etmeye korktu önce. Özgürlük değmeli dedi. Değmeli. Vermeğe değmeli, sevmeğe değmeli, üretmeye değmeli, mutluluğa değmeli. Kısaca nedeni olmalı her şeyin, özgürlüğün bile. Kendinden çok şey verebilecek kadar özgür olmak. Yaşama sanatı bu işte dedi bu. Yoksa varsın, yoksun, özgürsün ne fark eder diye söylendi. Özgürlüğü yaşam sanatına dönüştürmek için Kanadını verebilir miydi bir başkasına. İşe yarayacaksa kanadıma kıyabilirim diye düşündü. Mesela müzik için, özgürlük için ciğerini yiyen müzisyenin kanadına taş değen Karakuş'u isterse kanadımı verebilirim dedi sonra. Kazım Koyuncu gelmişti aklına. O demiyor muydu BİR KARAKUŞ AĞLIYOR, TAŞ VURMUŞ KANADINA, AĞLAMA KARAKUŞUM, DÜŞMANIN İNADINA...


Gözlerinin yaşardığını hissetti o an. Bu duygu bambaşkaydı. Mutluluktan ağlamak bu olsa gerek dedi. Sonra aldı bütün kuşlarını Hopa'ya doğru yola çıktı. KARA kuşu bulmaya...      

Peri hariç bütün kuşlar Karakuşun bir kanadı kırık ve yapayalnız olarak bir çatı aralığında can çekiştiğini biliyorlardı. Periyi üzmemek için ne serçeler, ne kanaryalar ne turnalar ne kırlangıçlar ve ne de güvercinler periye bir şey söylemedi. Leylekler pervaneye hız veriyor, peri ve onu çeviren kuş ordusunun bir an önce yol almasına ön ayak oluyordu. Güvercinler yorulanlara su ve yiyecek dağıtıyor, hastalananların yardımına koşuyordu. Yolculuk sırasında hiçbir bülbül hiçbir kanarya ötmedi. Hiçbir kırlangıç yaramazlık yapmadı. Peri kuşların neden sustuğuna bir anlam veremiyor, kanadını yaralı bir kuşa vereceğini ve işte o zaman özgür olacağını düşünüp mutluluktan uçuyordu. Dinlenmek, bir yerlere konmak yoktu. Gecenin sessizliğinde kanat çırpınışlarının çıkardığı ses o kadar büyük o kadar büyüktü ki yeryüzünde ki bütün şelaleler sanki gökyüzüne taşınmıştı.        Karakuş her şeye inat sığındığı çatı aralığında özlemini duyduğu perisini bekliyor ölümden önce kendisini bulmasını diliyordu. Umutsuz ve perişandı. Bir ara son bir hamleyle çatının kenarına gelip kendisini aşağıya bırakmayı, bir sokak kedisinin patisine teslim olmayı bile düşündü. Çok ağlamıştı hem de çok. Belki dünyanın en hisli en ağlak kuşu karakuştu. Ama ne demişti Kazım dostu. Ağlama karakuşum düşmanın inadına. Kazım hasta diye ona cevap vermemiş ey üstadım ağlamak veya gülmek inadına olmuyor ki diyememişti.        

Kuş ordusu yorgundu ama içlerindeki içgüdü bir an evvel karakuşa varmanın gerektiğini emrediyordu. Uçtular uçtular... Saatler birbirini kovalamış, kilometreler geride kalmıştı. Her birinin kanadı istem dışı çırpınıyordu artık. Milyonlarca kuşun içerisinden yaşlı bir Kartal iteleye kakalaya Periye yaklaşmaya çalışıyordu. Periciğim diye seslenerek sokuldu Periye. Yorgunuz dedi çok yorgun ve bitiğiz. Ama hiçbir kuş sürüsü farkında değil. Hepsi inatla kara kuşa varmak için elinden geleni yapıyor. Birazdan tek tek düşebiliriz. Lütfen mola verelim. Üstelik dedi karakuşa kanat vermenizin yeterli olacağını da sanmıyorum. Özgürlüğün ve içinde bulunduğu ortamın büyüsüne kapılmış olan peri bir an sıyrılıverdi bulunduğu halden. O kocaman pervanenin giderek yavaşladığını az da olsa küçük kuş sürülerinin yavaş yavaş geride kaldığını fark etti. Telaşlandı. Karakuş, zaman, yorgunluk. Hangisi öncelikliydi. Ne yapacağını şaşırdı önce sonra kendisinin de yorulduğunu, kanatlarına hükmedemediğini fark etti. Tamam dedi kartal baba tamam. Hemen inelim, ilk bulduğumuz yere konalım. Kuş ordusu bulut gibi alçalmaya başladı. İndikçe aşağıda ışıl ışıl büyük bir kentin varlığını fark ettiler. Sürüler halinde, binlerce, indiler indiler. Bilmiş karga ben burayı biliyorum dedi kart bir sesle. Ardından binlercesi ben de biliyorum bende diye seslendi. Eşi benzeri görülmemiş kuş bulutu Ankara'ya doğru iniyordu. Kuş sürüsündeki sessizlik bozulmuş yaramaz çocukların oluşturduğu koroya dönüşmüştü. Peri şşşt diye seslendi kanadını ağzına götürerek. Hasta bebekleri, okula gidecek çocukları düşündü önce. Deniz kabuğuyken rüyasında gördüğü bebek geldi aklına. Canım diye geçirdi içinden. Rüya da olsa hayatında gördüğü ilk bebek oydu. Nedendir yardımına koşmuştu onun. O sabah gece gördüğü rüyaya anlam vermeye çalışırken bir eylül dalgasının şamarını yediğini hatırladı. Sayısını bilmediği şamarlar geldi geçti gözünün önünden.

 Hayat ne garipti... Kuş sürüsü indikçe iniyordu. Kanat sesleri kesilmiş süzüle süzüle tenha bir mahallenin küçük bir çatısına doğru yol alıyorlardı. Kimseler görmeden, kimseler duymadan. Bu çatı bizi almaz dedi genç pelikan koca gagasını takırdata takırdata. Bıçkın Şahin cevap verdi hemencecik. Bizlere yurt olan çatıların büyüklüğü küçüklüğü değil be kardeşim. İçindekilerin yüreği ne kadar büyük o önemli diye söylendi. Varsa bizi kabullenen bir yürek, bize küçük bile gelir bu çatı. Milyonlarcası bu küçük evin çatısına üşüştüğünde o evde koca yürekli insanların yaşadığı anlaşılır olmuştu. Ağaç kakanlar dünyanın en güzel kozalaklarını, Keklikler en güzel otlarını, turnalar en güzel çiçeklerini, Pelikanlar bin bir çeşit deniz kokusunu getirmişti armağan olsun diye. Karakuşa verilecek hediyeler yarıya bölünmüş ve küçük evin küçük kızına bırakılmıştı.       

Peri bir taraftan karakuşu düşünüyor diğer taraftan yorgunluğunu gidermeye çalışıyordu. Susamıştı çok susamıştı. Deniz kabuğuyken hiç susamamıştı oysa. Periler susar mıydı? Suya susar mıydı? Aşka susar mıydı? Şefkate susar mıydı? Susamıştı işte canı kana kana su içmek istedi. Işığı yanan daireye takıldı gözü. Su istesem ayıp mı olur diye geçirdi içinden. Tıklattı camı sonra. Su dedi lütfen su. Bir kadın araladı pencereyi ürkek. Kimsiniz? Ben ben dedi kekeleyerek peri. Ben diye kaldı sonra. İsmi yoktu ki. Ben periyim dedi gülümseyerek, Kendisine hayret ve korkuyla bakan kadına. Yüz yüze geldiklerinde her ikisi de iliklerine kadar titremeye başladı. Birinin kanadı vardı diğerinin kolu. İkisi de aynıydı işte. Yüzlerindeki ben'e kadar aynıydılar. Birbirlerin de ben'lerini gördüler. Nedendir bilinmez sarıldılar birbirlerine sonra. İçerideki Peri miydi yoksa. Nerdendi bu tanışıklık. Sarı bir koltuk üstünde sabahın ilk ışıklarına kadar sohbet ettiler, dertleştiler, ağlaştılar kimi zaman öyle güldüler ki çatıdaki binlerce kuşu uykudan uyandıracak kadar güldüler. Gitme vakti geldi dedi peri diğer perinin elini tutarak. Yeterince dinlendik, baksana serçeler erkenden kalkmış pencerenin önünde yaramazlığa bile başlamışlar. Hava yeni ağarıyor, dışarıda her zamankinden farklı bir koku kuşları mest ediyordu. İğde kokusundan, gül kokusundan, akasya kokusundan farklıydı. Biliyorum dedi evin perisi biliyorum karakuşa gidiyorsun. Başını önüne eğdi sonra. Gözlerindeki bulutu görmüştü peri diğer perinin, içindeki yarayı da. Gelir misin dedi sonra gelir misin bizimle karakuşa... Sesi çıkmadı küçük evin perisinin. Kanadıyla sarmaladı peri. Ya içindeki nefreti, kırgınlığı ver denizlere atayım, ya kalbini ver karakuşa götüreyim ya da takıl peşime, katıl bize, gidelim... Kuşlar teker teker havalanmıştı gökyüzüne, hepsi gökyüzünde daireler çiziyor perinin küçük evi terk etmesini bekliyordu. Hepsinin aklında karakuş vardı zira. Özlem vardı. Kavuşmak geç olabilirdi, geç kalmış olunabilirdi. Bir muhabbet kuşu kondu perinin omzuna. Perim dedi tebessümle geç kalıyoruz. Peri ve kuşları gökyüzündeydi artık. Küçük evin balkonundan bir el sallanıyordu arkaları sıra.  Perinin elinde denizlere atılmak üzere nefret mi yoksa karakuşa götürülmek üzere kalp mi vardı? Perinin gözleri dolu doluydu mutluluktan mı üzüntüden mi hiçbir kuş anlayamadı... Ya karakuş ne haldeydi, sabaha çıkmış mıydı? Pervane sarmalını tamamlamış peri ortalarında yükseldikçe yükseliyordu. Kendini daha fazla tutamadı Peri, hayatında ilk kez hüngür hüngür ağlıyor gözyaşları yağmur olup yağıyordu. O ağladıkça bütün kuşlar ağlamaya başladı birden. Ankara'ya yağmur yağıyordu. Perinin ilk gözyaşı döne döne küçük evin penceresini buldu. O evden gelip geçenler gibi gidiverdi camdan aşağı. Karakuş bir yerlerde bekliyor, Ankara'ya yağmur yağıyordu. Kazım diye seslendi sonra boşluğa Peri. Ismarlama olmuyor işte dedi, ağlamak ısmarlama olmuyor.Ankara ağlıyor, Karakuş ağlıyor, peri ağlıyor, kuşlar ağlıyordu...         

Bir vapur yanaştı iskeleye veya  bir tren küçük bir istasyona ulaştı, biri indi kimsesiz, kulaklarında Kazımın şu ander sevdaluk türküsünden başka hiç  bir şeyi olmayan biri...  Aynı anda küçük bir deniz kabuğu, Kadıköy İskelesinin ayak dibinde  yediği dip dalgasının şamarıyla bir karış öteye savrulurken düşlerini denize düşürüyordu.           

tin-ros   

Bu yazıyı Şikayet Et Bu Yazıyı Arkadaşına Gönder

Yorumlar

Bir annenin,evladını kucağına aldığı o kutsal an gibi en yalnız anımızda hiç düşünmediğimiz bir dostumuzun araması gibi,içimize döner gibi,kendimizle yüzleşmelerimizdeki zor da olsa ruhumuzla barışmamız gibi gecenin en koyu vaktinin,sabaha en yakın olan tan zamanını koynunda büyütüyor olması gibi okudum öykünüzü.Yüreğinize sağlık.Kaleminiz daim olsun..,
us-sin - 10.06.2008-02:28:45

Kayıp Karga | İletişim | rss takibi

Bohem Mekan 2007-2008 © Tüm Hakları Saklıdır
Programlama : Yaman Tasarım Ve Programlama
Tema dizayn   :