ŞiirÖyküDenemeÖzgür MetinKitapMüzikBilge
Arama

Okur- sanız & Yazar- sanız | Bohem Mekan; Deneme - Türkiye Eğitiminde Parmak Kaldırma Sorunsalı...

Türkiye Eğitiminde Parmak Kaldırma Sorunsalı 4

Türkiye Eğitiminin, varmayı amaçladığı uzak ve yakın hedeflere bir türlü ulaşamamasının birinci ve asıl nedeni,elbette ki eğitim işini gerçekleştirmesi beklenen kadroların büyük çoğunluğunun yaptıkları işi sevmiyor olmasıdır. Atalarımızın,sevmeyerek ve istemeyerek yapılan işin nereye varacağını tek celsede ve mümkün olan en güçlü biçimde özetleyen harika bir sözü vardır: “Gönülsüz tutulan işten sakat çocuk doğar”.Buradan anlıyoruz ki sevmediği bir işle meşgul kişinin,o işi tam olarak yapabilmesi mümkün değildir.Bu noktada da yine atalarımızın,mesleklerini tam anlamıyla yapmayan yahut yapamayanlarla ilgili olarak dillendirdikleri “Yarım hoca yarı boş,vur boyunduruğu çifte koş” sözü bir kez daha kulaklarımızı çınlatmaktan geri durmaz.

O halde bunun tam tersini düşündüğümüzde diyebilmeliyiz ki insan,sevdiği işe büyük bir merak ve ilgiyle yönelir.Sevdiği işi yaparken sarf ettiği çabayı yorgunluk saymaz.Sevdiği işin alanına giren,bu iş için gerekli olacak tüm yöntem,teknik ve nesneleri tanımaya ihtiyaç duyar,her zaman o işi daha iyi yapabilmenin imkânlarını araştırır.Böylece,bu halde bir işi gerçekleştirmenin derdinde olan insan,yaptığı işi öncelikle kendisi çokça önemsiyor olacağından,diğerlerini de bu işin önemine inandırma olanağına sahip olur.Ve saygın bir icra faaliyeti ancak böylece hayata geçebilir.Bu durumda sevmenin bir yüksek derecesi olan aşk hali ise verimli bir icraat için en arzu edilir hazır bulunuşluk hali olacaktır.Yani aşkla işlenen toprak,ürünlerin en güzelini verecektir.

Denilebilir ki bir işi yüksek düzeyde başarabilmek için,o işi seviyor olmak yeterli mi ? Elbette ki değil.Ancak unutulmamalı ki insan bir işi severek yaptığında,yüksek düzeyde bir başarı onun için bir olasılık haline gelir,aksi taktirde ise başarısızlık neredeyse kesindir.O halde başarı için,bir işi sevmekten başka neler gerekir ? sorusunun muhtemel cevaplarına bir göz atalım.

Bir işte başarılı olabilmenin koşullarını dört aşamada değerlendirirsek;O işi yapmaya samimi olarak niyetlenmek bu koşullardan birincisinin gerçekleştiğine işaret eder.Bundan sonraki aşama ise,bir işi yapmaya samimi olarak niyetlenen kişinin,bu işi yapmak için gerekli olacak potansiyele sahip olması aşamasıdır.Daha sonra metot bilgisi,ve daha sonra da sebatla çalışma gelir.

Yukarıdaki dört aşamadan birinci,ikinci ve üçüncüsü Türkiye’nin eğitimci yetiştirme ve yerleştirmesine,dördüncüsü ise eğitimcilerin,diğer eğitimcileri takip ve denetimine uyarlanabilir. Ancak her iki durumda da bu gün içinde bulunduğumuz laçkalık,su yüzüne çıkmakta gecikmeyecektir.

Misal: Öğrencileri en değerli cevherler,eğitimcileri de o cevherleri mücevher yapması öngörülen ustalar olarak ele alırsak,Türkiye’de mevcut eğitimci kadrosunun bu günkü görünümüne ilişkin şunları söylememiz zorunlu olur.Türkiye’de asıl ve en önemli sorun yetkin eğitimci yetiştirememek olmakla birlikte,bu gün eğitimci yerleştirmede yaşanan trajik komedi bu asıl sorunu görülmez,ya da ertelenir bir konumda saklı tutmaktadır.Şunun gibi:Türkiye İlköğretim Sisteminde, herhangi bir dört yıllık fakülte mezunu,ilköğretim birinci kademeye ( eğitimci (!) olarak ) atanabilmekte.Ve yine herhangi bir sınıf öğretmeni,ilköğretim ikinci kademede ( eğitimci (!) olarak ) derse girebilmektedir.Bu durumu bu paragrafın girişindeki benzetmelere bağlayacak olursak, inciyi yakut ustasına,yakutu zümrüt ustasına teslim ettiğimiz gün ışığına çıkar..İşte tam da bundan dolayı ki,Türkiye’de ehil olmayan bir çok sınıf ve de branş öğretmenine ehliyet veriliyor oluşu,görünmez veya ertelenir bir asıl sorun halindedir demek fazlaca bir çaba gerektirmez.

Şimdi,bu günkü yetkin olmayan eğitimcileri ayıklayıp dışlamak sistem gereği mümkün olmadığına,ve hatta çözüm olmayacağına göre şimdi ve sonrası için neler söylenebileceğine bir bakalım.

İsterseniz dil bilmezliğin en başat göstergelerinden birine işaret eden,eğitimcilerin “öğrenciler susmuyor”, “öğrencileri susturamıyorum” şeklinde kullanageldikleri cümlelere bir göz atalım. Burada eğitimcinin,öğrencileri konuşturmaktan çok onları susturmayı dert edindiği gerçeğiyle karşılaşırız.Sınıfı orkestraya,programı besteye,eğitimciyi şefe benzettiğimizde,şu sonuç karşımıza çıkar.Besteyi yüzünden okumasını bilen,ancak bu bestenin kaynağını ve maksadını kavrayamamış olan şef,orkestradan mümkün tüm sesleri açığa çıkarıp güzel bir armoniyle disipline ederek zengin ve coşkun bir icra yaratmak yerine,idrak edemediği ve belki de böyle bir derdinin dahi olmadığı kimi sesleri susturmanın peşinde olacaktır.Böylece ortaya gayet yavan ve verimsiz bir icra faaliyeti çıkacaktır.Ve evet, “Öğrenciler susmuyor”, “Öğrencileri susturamıyorum” şeklindeki serzenişler,dil bilmezlikten başka hiçbir şeye denk gelmez.

Ve Türkiye’nin, ve hatta dünyanın, susmayı öğrenmiş insanlardan ziyade,öncelikle bilen,ama hemen arkasından, bildiklerini uygun bir dil bulup ifade edebilen insanlara ihtiyacı varsa, ki vardır;eğitimcilerin dilsiz olduğu bir toplumda eğitilenler nasıl dil öğrenecek ? Sorusu bu noktada sorulmayı hak eden ve cevabı aranması gereken bir soru olarak karşımıza çıkar.

İletişim,muhataplar arasında bir ortak dil yaratısı ise,eğiten,eğitilenle arasında bir ortak dil oluşturabildiğinde iletişim kurmayı başarabilecektir.Bu noktada ortak dil,öğrenciye sonraki yaşamında gerekli olacak,ancak öğrencinin şimdiden bunu idrak etmesinin mümkün olmadığı davranış biçimleri ve bilgilerle,öğrencinin şimdiki hayatında bildiği,sevdiği ve önemsediği şeyleri kaynaştıracak olan etkinlikler bütünüdür.Yoksa nitelikli bir eğitim,öğrencide koca bir hiçliğe denk gelecek olan, “Ailemizi sevmeliyiz”, “Ülkemizi sevmeliyiz”, “Arkadaşlarımızı sevmeliyiz”, “Çok çalışmalıyız”, “Bilgi faydalıdır” gibi hazır önermelerle gerçekleştirilemez.

Türkiye’de eğitimcilerin neden bu denli başarısız olduklarını – ki onların yetiştirdiği doktorlar bu gün insan sağlığını pazarlık konusu edebiliyor,onların yetiştirdiği mühendisler daha çok kazanmak için inşaat alanına gitmeden sağlam raporu verebiliyor,onların yetiştirdiği... – insanları doğru düşünmeye alıştırması beklenen matematik dersinin, ilköğretimin dördüncü sınıfında nasıl bir yer edinebildiğini belirterek göstermek ve böylece sözü toparlamak istiyorum (zira aklın ilkelerini içeren, ve sözcüklerden oluşan dil ile sembollerden oluşan matematik dili arasında,sözden sonra sembolden önce öğretilmesi gereken mantık dilinin ortalarda hiç görülmemesi konusuna girecek olursak bu yazının burada bitmeyeceği gün gibi aşikârdır).İlköğretimin dördüncü sınıfında haftalık ders saati otuz.Matematik dersi ise tamı tamına haftada dört saat.Başka söze ne hacet.

Hülasa bu gün öğrenci olsaydım,bilim ve sanatlara aşina ve hatta aşık olmayan,dolayısıyla bana bu heyecanı duyuramayan ve belli ki bana önemsemediği şeylerin önemini anlatmaya çalışan bir eğitimcinin,hangi sözünü duyar,hangi yanına hayran kalır ve ne maksatla gösterdiği yoldan giderdim diye düşünmekten kendimi bir türlü alamıyorum.Ve neden susmam gerektiğini anlayamayacağım kadar,neden konuşmam gerektiğini de anlayamazdım diye düşünüyorum.


Kayıp Karga | İletişim | rss takibi

Bohem Mekan 2007-2008 © Tüm Hakları Saklıdır
Programlama : Yaman Tasarım Ve Programlama
Tema dizayn   : Bohem yazar