..Ben sözcüklerdim..
Kendi dışımda, evren ülkelerinin, bu soğuk şehrin dışında bir şeylerdim.. Şimdiyse, bekleyen sessizliğimde, ölmek üzere olan zamanları diriltmeye uğraşıyorken, susuyor sözcüklerim..
Bunu düşünüyordum işte; gidişinin bana bıraktığı o derin sarsıntı yavaşlamaya uğramışken.., aklım durulmaya uğramışken.. Ya ebedi bir ayrılık, ya da geçici bir dondurma, zaman tanıma diye ayırdığım bu bekleyişin ortasında, gecikmiş de olsa gelen, yaşamı oynayan bir karakter gibi gelir miydin; yaşadıklarımıza ikinci bir senaryo şansı tanınmasa da.. Her şeyi değiştirse de hayat, bu bütünlüğün bozulmayacağına, değişmeye kurban olmayacağımıza inandığımız günlerdeki gibi, bedeninin yanına uzanabilir miydi bedenim..?
Alternatif gibi görünen cevaplarla, kabullenemezken gidişini, geç kalarak da gelsen, beklemiyorsa artık düşüncelerim seni.., hiç de beni anlatmayan ama'larla, gerçekler'le parçalandığım bu kalabalığın ortasında, "yüreği dışlayan bu alternatiflerin hepsi bilsen ne zavallı, bilsen ne günahkar masumiyetimizin önünde" diyen bir ses verebilir misin bana?
Yeni farkına vardığım, terk edilmiş ya da hiç keşfedilmemiş bir sahilde, denize karşı kendini donduran, bir yabani dağ kadını olmaya direten yanıma, kendini sakınması gereken zamanların geçtiğini, yaşamın dayanılmaz ısısıyla kendiliğinden çözülmeye uğrarken bunu kendine kaybediş değil de istenç kılmasını öğütlüyorum.. O deniz kıyısında, dalgaların kokusundan gelen yaşamın çağrısını duyuyorum. Gitmediğim, ya da yan yollarına saparken hayatın, yalnızca siluetini görebildiğim bir saklı kent gibi..
Bir yüreğin, olamayacak kadar mükemmel bir ritimle yaşam pompalaması gibi, gelebildiği yere kadar gelip en sonunda kendini (git'ini) ayaklarımın avucuna emdiren bir serinlikte, bacaklarımın arasına gömülü ellerimi yeniden açıyorum yaşam müziğimin coşan melodilerine.. Bundan sonraki dalgaların, beni sana olan muhtaçlığımdan kurtaracağını umut ederek bodoslama dalmak; sevginin mi yoksa sevgisizliğin mi, kucaklaşmanın mı yoksa ihanetin mi kenti olduğunu hiç bilemediğim saklı kente. Düşünmeden, bir kez olsun sakınmadan içinde buluvermek kendini..
Biliyorum; nasıl da yavaşım. "Hadi"diyeceksin; "henüz vakit varken.." Çünkü sen eğer varırsan o sahile, yanıma, uzak yolların tazeleyişiyle, farklı yaşamların umutlarıyla ve engin denizlerin coşkusuyla varacaksın. Ama söylemeden anlamayacaksın. Zamanın hiç de cömert olmadığını düşündüğüm bu labirentte, acele edecek kadar vaktimin kalmadığını anlamayacaksın. Yaşama yalnız başlamak istemediğimi; tek başıma yeniden varolmak istemediğimi..
Suların gölgesinde kalmış, suyun içinde olmak düşlerimizden geçerek, varlığın tuzunu duruluğuma devinim kılarak.. -işte yaklaş-; sana bir sır veriyorum. Sırlarla öğütülmüş söylemlerde, paylaşılanın her zaman bir üçüncü kişiyi dışarıda bırakmasıyla onu da bu ortaklığa dahil etmiş bir dostluk kavramının mahremiyet, sessizlik ve açıklık adına sahip oldukları o çok özel ikilemlerden sıyrılıyorum.. Dinliyor musun; Biz, sevgiyi tanıyacak ya da bu gereksinmemizi söyleyebilecek kadar engin değiliz hala.. Kendimizi sevgi sözlerinden sakınmayı, ayakta kalmış olmanın soğuk onuruyla karıştırıyoruz..
Yine de direnen insanlık, çocukluk, kadınlık ve kendilik gururuma beklemelerini şart koşarak, bu sırrı açan kişi olmamın, kendi olan diğer insanlara ihanet gibi görünmesiyle elimi kalbime koyup, yine de söylemeye, anlatmaya devam ederek (yoksa sevgi ve onur karşısında, "neden bir tercih yapmalı" sorusundan, "nasıl bir tercih yapmalı" sorusuna büyük bir acıyla düşeceğimi hissederek); vicdanımın önünde bu ihaneti kendi itirafım kılıyorum.. Ve senin vicdanının anlayışına sığınıyorum..
Birinin ya da birilerinin o mahremiyet bölgesinden, derin bir yarık açarak çıkışının, kalanlarda, hayatı yeniden kurmak için yeni rollerin benimsenmesi ve yeniden düzenlenmesi gerektiği gerçeğini.., umudumuza, paylaşacaklarımıza ve beraberliğimize değil de; yalnız kalmış acımıza, ürken bireyselliğimize, kimin daha çok yara aldığı yargılarımıza söyledik..
Yıllar önce bitmiş bir olayın hala bize bıraktığı bireysel haksızlıklarla uğraşırken kaybettik sevgimizi ve onu bölüşmemiz gereken zamanları. Ve biz hala, kendimizi sevgi laflarından sakınmayı, ayakta kalmış olmanın soğuk onuruyla karıştırıyoruz..
Birçok şeyin tenimizin altında, ama tamamen içimize de dahil olmamış o ak zeminde, zamanla utanç verici bir söylenmemişliğe dönüşmesi yüzünden artık söylemenin, anlatmanın daha üstün ahlakına dayanılırken, ben bu sırrı yanlış bir şekilde (birbirimizi ittiğimiz yerde bulduğum o ince kalp kırıklığımla) hayatımın yanlış zamanında tattım ve acıya dönüştürdüm.. Ama, anlamaya tek başıma yetememiş olsam da, daha derin ama doğru sancılara gömüldüm.. Bunu öğrenmeseydim, (bilmeseydim; yıllarca içinde, çoğu zaman yoğunluğundan sana sancı veren bir sevgiyle beni taşımadığını..) kendimi senin kurbanın sayardım, bilmeyenlerin kendilerini hala kurban sayması gibi..
Seni incitmeden nasıl anlatabilirim? Seçtiğim hangi an, senin doğru zamanın, ilişkimizi ve benliğimizi donmuşluğundan kurtaracak olan dönemin başlangıcı olabilir? Belki de ilk kez, kendimi sorguluyorum. Senin, o uzak ve soğuk ülkede, yeni bir yaşam kurma hevesine karşılık, benim olmayışımla kendini suçlayan yüreğine karşılık, bu sorguyla ben de bir hediye vermek istiyorum sana..
‘İşte en etkili şekliyle, küçücük hayatımın o kocaman balonu, şimdi bu büyük odada, benim gibi, benimle beraber ya da benden bambaşka, büzülüp duvarın bir köşesine asılıyorsa -asıyorsa kendini- bu oda, bu olma halinin mekanı kimin artık?
Hangi kötü adamın cini oldu lambamdaki rüzgar..?'
Yalnızlığımı, yeni ve artık kalıcı bir görünüme bürünen hayatımı, müziğimi, fotoğrafımı, sözcüklerimi.., Berger'in dediği gibi; "korkunun ve acının her biçiminin bedenime bıraktığı değişimleri, bedenime bürünüp bozduğu biçimlerimi" gözlüyorum.. Benim, duvardaki fotoğrafına akıttığım, ertelenmiş bir yaşantı, iz düşürmeden geçen zamanlar, yanan mum, beraber gülüp ağladığımız kitaplar, herhangi bir kadına duyduğumuz hayranlık: aynada gözlerinin içine bakabildiği için (o olamadığımız için).. Bu oda, ben, geçen zaman..
Senin sokakta, telefonda, sevişiyorken, paranın hesabını yapıyorken, o dilde benim sözcüklerimi öğreniyorken, yokluğumun cevabına oluşturduğun bir siluet..
(En çok da bu kendimiz olmayan siluetlerin korkusuyla düşünüyorum saçlarını, öpüşümle dudaklarımı güzelleştiren tenini, yumuşaklığını.. Bedenlerimizin anlatısını, kokusunu tek kılan o birleşik vücudu, ikimizde de olmayan ama ancak ikimizle olan o ruhu.., o düo'yu..
Bu ayrılık sana, teninin kokusunu değiştirme hakkını verdi mi..?)
Utanmaktan kurtulmak için, başka bedenlerle, kendi bedenlerimizi nasıl da ap ak kıldığımızı vicdanımızın önünde.. unuttun mu?
Sen ve ben.., darmadağın.. Bu benliği tozutup gidene karşın, sevgimizi, hasretimizi dağılmanın önüne kale yapamadan.., bir ‘hiçbir zaman' düşledik..İnsanların içinde, en dipteki duvarla çarpışınca bu düo, kendi yeşil vadilerim, en derin yaşamtaşlarım, buz gibi çarpışmalarla titriyor şimdi.
Artık, söylemiş olmaktan pişmanlık duyduğumuz her sözü, her hareketi, ya da sakındığımız her sevgi sözcüğünü onlara yükleyip kendimizi doymuş ve hala onurlu sunarken kör ötekilere, bu düo'nun benliğimize kattığı aynalar, duvarlar ve yansımalar yüzünden hep onları kollayıp karşılaştıracak ve yine bütün bunların bize olmadığını, bizim yaşamadığımızı varsayacağız..
Ve ben bütün bunlara, artık bir suç, bir kusur, ya da bana geri verilen bir çalınmışlık demeyeceğim...
Söz veriyorum demeyeceğim...