Sırtındayken kırılgan bir çiçek, yüzündeyken deli bir rüzgardın sen.. İçinde olanların, sana dahil olmuşların, o toprakta kalamama sebepleri bu olmalı.. Ama ben, orada senin muhtaç olduğun, aynı zamanda senin sulayıp can verdiğin bir toprak parçası olduğumu biliyorum..
Ve biz, birlikte hep deli rüzgarlara, kırılgan-kırçıl, çiçek-toprağa rağmen, bir tomurcuk yapmaya çalıştığımız bu çok güzel ve gelecek yüklü zeminde bile, -üzerine bulaşan toprağın acımsılığından sızlayan parmağıma bakıyorken, yabancı-başka bir rüzgar çalıyor; saat bitişlerini ve başlangıçlarını- ucu sivriltilmiş bir kökle, birbirimizdeki varlıklarımızı, yüreğimize, en çok da varlık ya da yokluk pompalayan damarlarımızın üzerine bir delik açıp dikmeye çalıştığımız her devinimde.., güzelliğimizin, aşkımızın bedelini ödüyoruz...
Ne çok şey vardı; üstümüzde söz sahibi olan.. Yaşamımızda, bilincimizde, sevgimizde, varlığımızda ve beraberliğimizde..Bir de hayallerimizde.Ve yaşam ayrıntıları ne çok dışımızda..Sözcüklerimizin bile dışında olgular..Ve benim, hala, yaşananları yazma yürekliliğim yok..
Fırtına camımı parçalayacak gibi. Haykırıyor; olabildiğince özgür. Camıma bıraktığı her ıslak ve beni çağıran nefesiyle daha çok üşüyorum.. Din.. Durul; ben üşümeyi özleyecek kadar sıcağa düşmedim henüz.. Düşemedim..
Üşüyüp de, kendimizi ısıtmışken, içten içe yine de üşümeyi istiyorken (sokaklardaki üşümeler, bize hep bir özgürlük hissini anımsattığı için), sevgilimiz ya da dostlarımızlayken ( onlarda hep aradığımız jestleri bulamayınca), yazı yazıyorken, yaşam yoğunluğu içinde kendimizi bile unutmuşken, arada binlerce kilometre uzaklık, binlerce başka duygu, binlerce hissedilen başka zaman ve kaygı varken.., yine de birbirimizin gözleri içinde ağlıyoruz...
Bizi mutlu kılmayan bu imgeleri yakıp yıkmak adına, bu ortak yaşanmışlık yüzünden birbirimizi silmeye çalışsak da, o gözler adına benim sana karşı seni, senin de bana karşı beni, en içimizde koruduğumuzu biliyorum..; en çok da kendimize karşı..
***
Dünlerde kalmış herhangi bir gündü; ikiyüzlü ve korkakça bir cesaretle “eski ve ortak bir arkadaş”a sonunda açabildiğim telefonda senin odaya kapanımlarını dinlerken, tek bir şeyin acısını duydum ciğerlerimde :
Sana ait koridorlardan, bana, benim bekleyişime kalmış ayak seslerinin.. Bedenimi saran kekreleşmiş, yakıcı bir hissin (bir alevin, kızgınlıkla ve yakmak istemiyle değil de yalnızca varolabilmek istemiyle yanması gibi..) bedenime yayıldığını hissederken, senin o koridorlarda, aynı hisle dağıldığını ve orada beni göremeyecek kadar yalnız olduğunu biliyordum..(Çöktün yüreğimin üstüne.. Ağlamaklıydın ve suskun..Beni beklemiyordun orada. Ama beni özlüyordun. Hükümsüz gözlerin, kendi gerçeğinin dışında bir başkalık, bir anımsanan sıcak düş arıyordu voltalarda..Öyleyse al diyordum;...duyuyor musun ; “eski ve ortak bir arkadaş”a açılmış telefonun başına büzülmüş bedenimin içindeki sıkışmışlık hissimle aynı anda, başka bir gecede yaşadığım.., güzelliğini yalnız yaşadığım için buruklaştığımbir anıyı vermek istiyordum sana.....o koridorlarında üşümemen için :
Kalabalığın dağınıklaşmış kenarlarında, konuşulması gereken, ama burada olsaydın da susmasaydık dediğim, yalnızca içime dediğim an-larda, ..büyülü bir kargaşanın bitmeyecek adımlara sürüklediği pembemsi benzetilerinle yürüyorken ben.. -beni pembeye benzetişlerinin, senin kendinden uzak tuttuğun ama bir o kadar özlediğin renk olduğunu biliyorum- ...bir küçük kızın, bir yeni gelişen göğüslerine aşık kızın, bir fırçası elindeyken, heyecanla dudaklarını kendi içine gömen kızın tuvaline benzettiğim, ama daha çok orada, senin fotoğraflarını çektiğin, ıslak, bir senyörün yasak bekleyişlerini yüzyıllarca yüzeyinde taşımış sütunlara benzeyen şövalede, onun arkasındaki ressama, dizlerine, dirseklerine ve ellerine bulaşmış o boyalarla... seni ve beni.. çok eski tarihlerden kalma, kimsenin canı gönülden okumadığı bir yazıt gibi bırakmak istedim... -Kulağa çalınan müzik seslerinde ve gecenin ilerleyen bir saatinde, yorulmuş, biraz da gecelik parasını çıkarmış adamın dönüp isteksizce elinde kalan kağıtların boyutuna bakışını, bir yerlere, bir zamanlara, bir yeniden başlayışlara gitmek için istediğimiz izinler karşısında susanların bekleyişlerine hiç benzetmeden..-...gülümsedim, gözlerinin içine baktım ve onun için, boyalarının altına saklanmış uzun ebatlı bir kağıt yarattım, ........ ve yazdırdım.
Yüreğimize mızraplarla yazdığımız şeyleri silmek ve yeniden, başkalarını yazabilmek adına değilse de.. umut adına.., en zor anlarımızda, bir şeyin, iyi bir alternatifin bizi gülümsetmesi adına..., adlarımızı yazdırdım..
Bir kuş figürüyle, yere eğilmiş bir kadının şehvetli bel oyuğuyla, nedense hep akıp gidiyormuş gibi gösterilen ve nedense kıvrımları hep beyaz çizilen sularla, art arda harflerimizi sıralayan adamın, bu figürlerin anlamını söyleyen dudaklarına düşürdüm gözlerimi. –anlamları; uzun yaşam , barış, sevgi, başarı, sağlık, mutlulukmuş.. Bu söylenenin öznelliğine hiç inanmasam da; bu adamın herkese aynısını söylediği sözlerin aynı zamanda, herkesin umut ettiği aynı söylemler oluşuna gülümseyerek- ...parmaklarıma bulaşacak taze renkleri ne kadar özlediğimi anlamakla yeniden döndüğüm an, telefonda benden bir şey duymayı bekleyen “eski ve ortak arkadaş”ımıza… bir türlü anlayamadığı acımızın sebebinin, yıllardır bize söylediği, bizi avuttuğu bir cümleyle aynı olduğunu, anlatamadım ona suskunluğumla.
İkimizin ellerini birleştirerek, ‘geçer, biter. Güzel günleriniz şimdi başlayacak’ derdi.. Şimdi, bir türlü gelemeyen o güzel günler adına dağıldığımızı söyleyemedim..Bir şeyi atladığımızı, bizde yanlış olan bir şeyin (bir leke, bir iz, bir görünüm ya da bir ifade olabilir bu.. ama görünebilir olan neyse ) ..bize kendini hiç göstermeyişinin sebebinin, çözülmeye yetemeyişimiz olduğunu anlatamadım..
< Bütün bu acıları, uzaklara fırlatıp atmak için,o oku kim verebilir ellerime şimdi..?>
***
İnsanı, ‘başka bir hayat’ imgesine (hiç kimse gece yatağında, o bilinçle bilinçsizlik anı arasında bir an için olsun.. bir sokağıyla, bir insanıyla, bir an, bir renk, bir kokuyla başka bir yerdeki.., olmayan halini aramadığını söyleyemez..) bunun olabileceğine, en azından kendi içsel sesinden kaçak, gidip-gelişlerle, başka şehirleri, başka kültürleri tanıyışlarla yaklaştıran bu kentte.., kalabalığın, gecenin şehvetine ve heyecanına gömüldüğü sokakta, gurbette kendimize arkadaş, sığınak kıldığımız öylesi insanlarla yürüyerek.. sadece zamanın geçmesini bekliyorum.
Çocuklukla gençlik arası, hangisinden çıkıp hangisine dahil olacağımızı bilmeden, sen büyümeyi deli bir hırsla istiyorken ben, sanki çocukluktan çıkınca bütün özgürlüğümüz de bitecekmiş gibi bir hisse kapıldığım dönemlerde.., birbirimize kendi gençleşen kokularımızı koklatmanın büyüsüyle, git gide sokulup.., molozların.., fabrika gerisindeki yorgun denizin imkansızlığı gibi gizli bir mekanın, mavi evin ve önündeki tek kişilik iskelenin orada., o ne deniz kıyısı, ne fabrika atıklarıyla kirlenmiş bir sahil ne de bunların olmadığını söyleyemeyeceğimiz yerde., aslında insanın tüm evrim ve statü hallerinin, bize küçük yaşlarımızda birden bire yüklenilmesiyle (hem çocuktuk, hem de kendimizin ebeveyni) aptal gibi ortada kaldığımız bir hayattan, yaşadığımız yorgun yıla göre ne olmamız gerektiğini sorduğumuz ve usanıp, tüm cevapları birbirimize dayadığımız sırtlarımızın arasına gömerek, dinlediğimiz (denizi, arkamızda kalan binaları ve içinde kendi evlerimizi, fabrika bacasından çıkan dumanda.., düşsel denizin kirlenen varlığını dinlediğimiz) o sahile kayıyorum..
Kalabalığın içinde, herkesten daha büyük bir coşkuyla devinip duran kadının, heyecanı ve eğlenceyi umursamadan yalnızca para kazanmak, satabileceği hayaller kazanmak umuduyla “ kağıda yazıp kutuya atın, dileğiniz gerçek olsun” kutusuna omzumla çarpıp geçmeden önce bir an duruyorum..
Ellerin, güzellerini seçip sakladığın taşların arasında bir deniz kabuğuna takılı.. Başını arkaya bırakıp, omzuma konarak ‘dinle şimdi’ diyorsun; ‘ bu bedenler, bu çakıllar, az sonra çıkacak yıldızlar.. hepsi bizim oyuncağımız.. Hepsi çocukluğumuzun düş diyarlarının birer malzemesi.. Küçükken içimizde barınıp sonra birer birer ölen pek çok insanın dünyalarından, yaşadıkları evlerden birer parça.. Bu mavi ev.. bu iskele.., kim bilir hangilerinindi.. hiç düşündün mü?’
Yaşadığım için asla yalan olmayacak bir şeyin, şimdi yeniden gerçek olabilmesi için (her gün elimi kalbime koyup, sana gönderdiğim güvercin gagalı mektupsal dilekler gibi) küçük bir pusula da ben atıyorum kutuya.. Nice deniz yollarından.., nice ‘yitip giden ne çok şey var’ dan yılmayıp, yönünü hiç şaşırmadan ve değil bir yıl sonra, bin yıl sonra, başka hayatlarımızda bile sana ulaşabilsin diye.. :
“Seni istiyorum..........en güzel oyuncağın...”