İçimdeki her şey yeniden ayaklanıyor. İsyanın coşkusuyla yaşamaktan beziyor bedenim. Nasıl içimize gömdüğümüz paramparça yaşamlar, düzenli zaman aralıkları boyunca yaşanmış da olsa şimdi, böyle darmadağın, olduğundan daha çok seriliveriyor karşıma..? Serilmiyor. Ansızın çakan flaşla, bir yap bozun ipucu parçaları gibi, gözlerimi yakarak ‘ben buradayım' der gibi çarpılıveriyor..
Karşımda yanan mumda, o puslu ve şimdi çok şiirli gelen gecelerimizde yaktığın mumlarda, denizcilerin ölümüne üzülüşümü ve başka dilekleri düşleyişimi anımsıyorum.. Karşıma geçsen, uzun uzun anlatsan bana; eskiden olduğu gibi.. Gözlerini izlesem, ışığın tenindeki dansını anlatsam sana - sadece susarak. Yüreğimi okşasan sıcacık sesinle Bilgece sözlerin beynimi onarsa yeniden...
( Fotoğrafına dönüyorum. Uzun bir nefeste, ne çok muhtaçlık var; bakışına, gülüşüne, kokuna, tenine, göğsüne, dokunuşuna, tesellilerine, eleştirilerine, sevgine ve sarılışına.. O fotoğraftaki duruşun, tavrın; halimizin özeti.. Hüzün öyle güzel yerleşmiş ki yüzüne; her an ağlayacaksın sanki. İçim kıyılıyor. Kimseler görmeden uzanıyorum gözyaşını silmek için.. Teninin rengine yansımış gözlerin, hareket edişin, nefes alışın, çarpık gülümseyişin (aslında bunu hatırlayışım) ve gözyaşın.. Yüreğimde, karnımın içinde..Yalnızlığımı şimdi anlıyorum.. Yalnızlığıma şimdi ağlıyorum..)
Gözlerimin silinen küfü, her şeyin her yerde mum ışığı gibi parladığı o ince gecelikli zamanlar.. Bir yalanın (değil birçok yalanın) geride bıraktığı birkaç kırık dökükle, kurabiliyoruz sandığımız mutluluklar -mutluluğu kurmak!- belli saatler ve belli sınırlamalarla daldığımız -küçük kilimler üzerinde bebekler, bebek kıyafetleri, gülmeye çabalamaktan ağrıyan yanak kasları- gerçek saatler boyu bile, yüreğimin sınırlarını bu kadar zorlamamıştın..
Önemli ya da önemsizce dinlediğimiz şarkılarda, gözümüze takılan, yağmur emmiş bir sütunda, bir ağacın eğri dalındaki büyülü söylemlerde, senin alışkanlıklarını, neleri sevdiğini hatırlatan binalarda, insanlarda, renklerde -yazmazsam senin bana bıraktıklarına haksızlık edeceğim; baktığın her yerde onu aradığın bitmeyen koridorlarda, koridorlarında- ...ritimlerde, hep senin saf halin değil de, seni yaşamlaştırdığım, bin bir hisle, bin bir zamanla yüklü imgelerin geliyor aklıma.. Ve nedense, seni düşünmeyecek kadar yoğun anlarımda, hiçbir şeyle bana kendini hatırlatmıyorken, sana dair hissettiğim tek dışsal düşünceyle baş başa buluyorum kendimi: ‘Hep kendini acıtan, kekreleştikçe kendine güzel gelen bir küçük-genç-kadın'.. Hangi ayağının üzerinde yaylandığını, ağırlığını hangi omzuna verdiğini ve bunu neden böyle yaptığını bildiğim sende, seni fotoğraflayan bu cümle, tenini emdiği andan itibaren şiirselleşerek dönüşüyor; bende, senin bilinmezliklerinle yüklü imgesel sözcüklere..
(Akşamlarını, sabahlarını.., dağınık yatağının kıvrımlarını.., bitmiş olaylar sonrası düşüncelerini.., şiirlerini.., bedenine dokunmasına izin verdiğin yabancı elleri ve git gide kendi tenindeki harcanmamış masumiyetleri söndürdüğün hissini.., bir flütle (kulakların), bir piyanoyla (acı susuşların) ve en kuralsızından bir kemanla (yüreğinin gergin ya da gevşemiş telleri) bitirişini, ve saksafonla tüm bunlara yeniden başlayışını anımsıyorum.) (Şu an jazz dinliyorum senin için ve bu flüt ezgisinde, senin için susuyorum..) Senin müziğini bilmiyorum burada.. Radyomun cızırtılı sesinden, benim dışımdaki her şeye bitiş ya da başlangıçlar sunan müziği kendimin yapamıyorum. Yarımım işte.. Beden, (yarım yürek ve yarım ruhla -ki ne kadar bezgin o ruh-).. ateşi söndürmeyi düşlüyor.. Ve içimin müziksiz sessizliğinin, şiirselliğini çaldığı bir düşlemle.., ellerini tadıyorum; parmak aralarını.. Sönmüş ateşin küllerine buluyorum onları, dolduruyorum avucunu küllerle ve ser, savur istiyorum onları; benimle birlikte İstanbul'a...
Bana gönderdiğin, herkesten uzak bir köşede, fotoğrafın kıyısında kendince bir tebessümle (neden gözlerime bakmıyorsun hiçbirinde?) anlatılanın dışında kalan, kadınsı durgunluklarınla değil de.., buraya gelirken yanıma aldığım ve karşımdan, hayatımdan, bilincimden hiç ayırmadığım öteki fotoğrafına bakarak,... o fotoğrafın içinde, kulaklarının biriktirdiklerini, dudağının notalarını.., hiç anımsayamadığım, müziğin en can alıcı melodisini almaya çalışıyorum suretinden.. Bana kendimi anlatman için... ( Benim müziğim ne?)
Sandalyem koca bir patron koltuğu :siyah-deri. Bu koca koltuğu her gece ince uzun aynama çevirerek oturuyorum. Fotoğrafların, aynayla aynı hizada kurgulanmış oluyor her seferinde.. Sen ve ben; karşımda oluyorsunuz. Ve ben, her gece saçlarımı öpüyorum senin için. (Yetmiyor. Sana dokunmak istiyorum..) Ve her gece aynı koltukta.........,:: Seni nakşediyorum karşımda.
Karanlık ve nedense hep başka zamanlardaki görüntülerlerle birleştirdiğim, ama hep aynı zemine oturttuğum o git gide çoğalan anılarda, o zeminde, sayısız kirli sözcük ve sayısız düş yıkımı sonrası, birbirimizin gözlerinin içinde kaybolarak yaktığımız ağıtlarla, duygu liflerimize tutunduğumuzu kimse bilmedi. (Yazmak daha çok acı veriyor.. Benzemiyor biçimli sözcükler, biçimsiz, ürkek yüzlere..)
Suskunluğundan sağır oldu kulaklarım. Son bir kez dönsen de söylesen şimdi :
Neydi bizi o tutulma anında bunca hüzünlendiren? Kaybedişleri çoğaltarak, attığımız her adıma bölen ve büyüyen, ve büyüyen o kırçıl utanç? Hiçbir unutuş ve bitişinin olmayışı değil miydi; kendimizin, silinmeyecek anların, unutulmayacak insan yüzlerinin, temize çıkarılamayacak kadar kirli sözlerin ve hatta günahlarımızın bile.. utançlarımızın bile..
Bu;en buruk, en ıslak, en acılı anlarımızı bile zamansız, nedensiz, sadece kendine ait sevgimize borçlu aslında.. Yüreğimin bedenimden büyük olduğunu hissederek korktuğum o eski gün doğumlarında, hiç büyümeyeceğini sanırdım bedenimin. Yüreğim evinde hep küçük ve hüzünlü bir memur edasıyla kalıverecekti sanki. Bu eşsiz acıya karşın,gözlerimdeki henüz sönmemiş ışıltının özünü ondan aldığı tek kaynak, boşluğumun ortasında, bana ait olan tek şeydi : bizdi..
Bu kekreleşmiş tortunun kalacağını hissederek, en çok da birbirimizi böyle, olamayışımızın çaresizliğiyle sevdiğimizi düşünürken, bu tiradın giriş cümlesini söylüyorum boşluğa, yüksek sesle: "ve şimdi utanç başladı"..