İnsanın ilk çağlarına komik bakmanın; yaşadığımız günün veri bombardımanını temellendirmek ve değişip gelişen bir organizma olarak karmaşayı farklı boyutlarıyla ele almak için zengin ipuçları sunduğunu düşünürüm. Bu bağlamda özel bir değer atfettiğim birkaç karikatür var. Bunlardan birinde insanlık tarihinin bilmem kaçıncı günüdür. Çocuklar sözüm ona tarih dersindedir ve öğretmenleri: "Dün insan tekerleği buldu" deyip sonlandırır dersi. Çizgilerle yaratılmış bu gerçeklik bağlamında düne ve bugüne ilişkin bilgi açıkça ayırt edilebilmekte, bu bilginin dilsel aktarımı da aynı açıklıkla yapılabilmektedir. Her şeyin bu kadar çizgisel yaşandığı, yaşanılanların tek ve nihai bir anlamı iletecek şekilde ifade edildiği bir dönem gerçekten yaşanmış mıdır bilemem. Ancak dilin insanla birlikte uzun bir yol katettiği tartışılmazdır.
Doğumlu ve ölümlü olmak, beslenip gelişmek, posaya dönüştürdüklerini sindirip atmak, göç alıp vermek, hatta kıtalar arası yolculuklar yapmak ve kendi varlığından kendine benzer yeni varlıklar üretebilmekle canlı olmanın bütün özelliklerini taşıyan dilin sürüp gitmek için tek ihtiyacı da canlılıktır. Ölü ve durağan olanın sözcüklerle işleyen bir dili yoktur artık. Dil, "canlılık" kavramına sürekli bir katkıdır. İnsanın kendi canlılığının sınırlarını belirlemesi dili kullanma biçimiyle ilişkilidir ilkin. Ne ölçüde diri, ne ölçüde yapıp etme/bozup değiştirme gücüne sahip, ne ölçüde kişisel, ne ölçüde özgün, politik, ideolojik ve kavrayışlı bir dilse o ölçüde canlı bir insandan bahsedilebilir.
Saussure'ün dil ve söz ayrımını hatırlayıp dilden söze geçmek gerekir burada. Çünkü dil toplumsal bir sistemdir, pastanın tamamıdır yani. Söz ise bireysel olandır, pastanın ne kadarının nasıl yenildiğine bakar. Öyleyse yaşarken ürettiği söz kadardır insanın dilsel varlığı. Yazın dili işin içine karıştığında durum daha da karmaşık bir hal alır. Dil artık iletişim kurmak için değil, estetik bir değer üretmek için kullanılacak, estetik çabayı güden tarafından yeniden icat edilecektir. Gösteren gösterilen ilişkileri, çağrışım evreni, benzerlik ve parça/bütün ilişkileri daha önce olmadığı şekilde kodlanacaktır. O zaman tam da bu noktada sorulmalıdır: Yeni icat edilen dilin canlılığı nereden gelecek, bu yeni kodlar çözülüp ruhsuzlaşmaktan nasıl korunacaktır?
İnsan, pek çok konuda olduğu gibi dili kullanırken de kolaya kaçmaya meyillidir. Birbiriyle iyi giden, kalıplaşma eğilimi gösteren sözcükleri seçer sıklıkla. Sonuçta iletilmek istenenin en tasarruflu şekilde iletilmesini sağlar bu kalıp sözler. Ancak belli bir ileti bağlamında donmuş bulunduklarından bireysel olana, hele ki yazınsal olana katkıları yok denecek kadar azdır. İngilizcedeki "apathy" sözcüğü durumu en iyi ifade eden sözcüktür kanımca. Okuyanı ya da duyanı; "hissizlik, kayıtsızlık, ruhsuzluk, duyumsamazlık, duygusuzluk" alanında bırakan, bir çeşit cansızlıkla sarmalayan sözcük ya da söz gruplarıdır bunlar. Şiirin, dil yoluyla özgün bir estetik değer üretme amacıyla taban tabana zıttırlar yani. "Kalıp söz" tabirinden "atasözü, deyim, ikileme, bileşik sözcük" gibi kavramlar anlaşılmamalıdır. Daha derinde, yazınsal mirasın içinde ya da bir şairin kendi kısacık tarihinde oluşuvermişlerdir. Olgun bir biçime ulaşmayı, daima tek bir şiiri yazmayı klişeleşme sürecine girmekten ayırmak gerekir. Klişelerin; şiirin hangi zaaflarından yararlandığına, şiir dilinin klişeler üretmek bağlamında zamana direncinin nasıl artırılacağına yönelik fikirler üretmek önemlidir. Aşağıdaki savlar benden önce çeşitli şair ve kuramcılar tarafından dile getirilmiş olabilir. Niyetim, şiir üzerine düşünen biri olarak klişeler hakkında kendi birikimimi de gözden geçirmektir.
1. Moda söylemlerden kaçınmak
Belli dönemlerde baskın hale gelen şiirsel eğilimler o dönemlere özgü söylemleri yaratırlar. Kendinden öncekine meydan okuma, işlevsizleşmiş olanın yerine yenisini geçirme amacıyla ortaya konan görüşlerin belirlediği bir söylemdir bu. Biçim ve içerikte yapılan değişiklikler öylesine keskin ve baştan planlanana uygun bir biçimde kendini gösterir ki kısa bir süre sonra etkisiz hale gelir. Çünkü kendi klişelerini yaratma süreci çok hızlıdır. Bu tür devrimsel bir geçişte yer alan isimlerin çoğu da durumun farkına varıp koydukları kurallardan bağımsızlaşma yolunu seçerler. Garip şairleri benzer bir süreci yaşamıştır. İkinci Yeni adı altında anılan şairlerin ortak bir şiir görüşü içinde olduklarını kabul etmeme nedenlerinin başında bu gelir. Çünkü modern şiir bir ekip tarafından yapılandırılmayı kabul etmeyecek kadar bireysel ve bağımsızdır. Ancak İkinci Yeni üzerine sayısız yazının yayımlandığı 50'li yıllarda söz konusu edilen şiirsel özelliklerden etkilenerek, yani tam da o günlerin modası kabul edilen bir söylemi çeşitleyerek yazmayı deneyen şairler vardır.
Henüz ilk kitabını yayımlamamış olan Hilmi Yavuz'un "Birsen Çilek Kovasında" adlı şiiri dönemin modasına uygunluğu açısından iyi bir örnektir. Şairin, Birsenli şiirlerinden biri de Ceviz Sandıktaki Anılar kitabında yer alır. Yavuz bu şiirleri hiçbir kitabına almamış, bilindiği üzere bambaşka bir şiir kurmuştur. Başka pek çok isimden örnekler sunulabilir. "İkinci Yeni" şairlerinin şiirleri ise modalaşmış olanın dışında seyreder ilginç biçimde. Benzer biçimsel olanaklar hepsinde bulunabilir az çok ama kendiliğindenlik, orijinalite hakimdir bu şiirlere. Dünya hızla değişmekte, yazılmak için yeni bir dile ihtiyaç duymaktadır. Bu farkındalığın ürettiği şiirler derlenip toplanıp incelendiğinde ortaya bir nitelikler listesi çıkarılabilir. Asım Bezirci'nin, İkinci Yeni için yaptığı çalışma biraz da böyle bir yönteme dayanır. Oysa tek tek arandığında şairlerin şiirlerine uygulanamaz görüşlerdir bunlar. Ancak söz konusu edilen şiirlerin klişelerinin yaratılmasına katkıları büyük olsa gerek. Çünkü sıralanan nitelikler üzerinden bir moda yaratmak, moda üzerinden de klişelere varmak çok kolaydır. Sözdizimi, dize kırmalar, benzetmeler, soyutlamalar, metaforlar işin kitabına o kadar uygundur ki, içleri boşalıverir bir çırpıda. Şiiri moda söylemlerden korumak klişelerle mücadele konusunda ilk adım olabilir.
2. Aşırı kodlamacı, kuramsal ve müdahaleci bir bilinçle yazmaktan kaçınmak
Şair, şiirinin nasıl olacağına karar vermesi gereken kişidir. Bu kararı vermekle de kendini dilsel bir alana kapatmış olur. Bu alanda şiir üretmek bir zorluk derecesi seçmeyi getirir. "Ben sözcükleri şu niyet doğrultusunda kullanarak, bu tarz buluşların sıklıkla yer aldığı, yaklaşık şu uzunlukta, geleneği şöyle dönüştüren, biçimsel olarak şu yeniliklere sahip bir şiiri yazmalıyım" demek, ne ile başedileceğini belirlemek demektir. Bir meydan okuma ve mücadele alanıdır bu. Sonsuz özgürlüklerden bahsedilmemektedir. Aksine şairin poetikası bağlamında gerçekleştirdiği bir daraltma işlemi söz konusudur. Yetenek, sayısız olanaklar içinde değil, sınırlandırılmış bir alanda kendini gösterecektir. Bu alan, kullanılabilecek sözcüklerin, yapılabilecek benzetmelerin dahi seçildiği çok dar bir alan da olabilir, salt dilsel kaliteye ya da bir duruşa odaklanmış nispeten geniş bir alan da. Sonuçta "kendini gösterici bir nitelik, mücadeleye davet, kafa tutma" anlamında bir "challenge" her zaman söz konusudur. Ancak bu meydan okuma, şairi olumlu bir üretkenliğe kavuşturmak yerine bir tıkanmaya itebilir, tekrara düşürebilir. O zaman kalıplaşma ve donma riski başlar. Çok kapalı bir şiir için böyle bir risk vardır hep. Biçimsel mükemmelliğe ulaşmış olanlar için de. Dildeki acemiliklerin tadı, belki işlev açısından "hiçbir şeyi" de temsil edebilecek fazlalıklar, söyleyişi doğallaştıracak eksiltmeler önemlidir. Biçimsel mükemmellik, aşırı kapalılık şairi gereksiz denecek kadar dar bir alana hapsederse, orada üretilecek şiirin klişelerini yaratmasının olanakları çoğalır. Çünkü kontrol mekanizması sayesinde, şair, olmaması gerektiği ölçüde müdahil bir duruma geçer. Dil yavanlaştıkça, yeni açılımlar yapma niteliği kaybolur. Kuramsal bir zemine çekilirek yazılan şiir için de benzer tehlikeler geçerlidir. Herhangi bir şiir kuramı, çeşitli özellikleri açısından benzerlik gösteren birtakım şiirlerin incelenmesi yoluyla üretilmiştir. Yani şiiri çözümlemek için bir araçtır, ikincil bir değer taşır. Dolayısıyla bir kuramı araç olmaktan çıkarıp şiirin amacı durumuna getirmek şiirde tektipleşmeye yol açabilir. Böylece estetik sorumlulukları arasında, yaşadığı günün ruhunu, ulaştığı medeniyetle koşut dilsel karmaşayı vermek de bulunan şair, dilin üst ve ulaşılamaz odalarından birinde kalakalır. Sıkı dokusu yüzünden su sızdırmaz bir mükemmelliğe raptolunduğundan içine girilemeyen şiirinin esinleme gücü de son derece zayıftır. Onca emeğin, çilenin sonucunda ortaya çıkan taşlaşmış bir yapıdır âdeta. Bu yapının klişeleşmesi neredeyse kaçınılmazdır. Şiirin önceliklerini bilmek, dili, içinde soluk alınabilir bir rahatlığa erdirmek, parçalanmaz bir "bütünlükten" ziyade "eksiklik", "fazlalık", "parçalılık" kavramlarına önem vermek anlamlı olabilir. Nasıl bir bütün üreteceğinden çok, bir bütünü nasıl bozacağına, bir bütün üretmekten nasıl kaçınacağına eğilmelidir şair. Çünkü tamamlanmamışlık, şiirin dinamizmini garantileyebilir. Şiirin, farklı zamanlarda farklı okurlar tarafından doldurulacak boşluklar barındırması sayesinde ruhsuzlaşmadan sürüp gitmesi imkanı doğabilir.
3. Dize tanımları üzerine düşünmek
Tamamlanmamışlık üzerinde dize tanımlarının özel bir etkisi vardır. Bazıları dizeyi iki nokta arasındaki cümle olarak tanımlar. Her dize, yargı bildiren bir cümle olarak yapılanabilir. Birden çok yargı da bildirebilir ama hiçbir yargı bildirmeyebilir de. İki nokta arasındaki sözcüklerden ibaret olmak zorunda da değildir. Peki nedir dize? Şiirin satırlarından her birine verilen isim mi? Oysa bir satırı üç beş satıra bölerek yazmak, hatta bir sözcüğü bile bölerek ayrı satırlar halinde yazmak mümkündür. Çok anlamlılık ve farklı okuma biçimleri yaratan kırılmalar, görsel çeşitlemeler şairlere has dize tanımlarını gündeme getirir. Dizeyi var eden sözcüklerin bağlantıları önemlidir. Sürekli aynı ekler yoluyla kurulan bağlantılar sorun yaratabilir. Dizeler bir fügde olduğu gibi kendinden önce gelen tüm dizeleri yanıtlayarak ilerleyebileceği gibi, hepsini redderek de devam edebilir. Bir tek dize tanımı geliştirip ona sadık kalmanın, dizeye ait imkanların hepsini kullanma yolunu seçen bir şaire kıyasla klişeler yaratmaya daha müsait olduğu söylenebilir.
4. Sözcük seçimi, yıpranmış sözcüklerin onarımı ve sözcük icadı üzerine düşünmek
Sözcüklerin kullanıla kullanıla aşındığı birçok kereler dile getirilmiştir. Konuşma dili içinde birbirinin tamamlayıcısı durumuna gelmiş sözcükler zamanla kalıplaşma yoluna girer. Bunlar, dilin kalıp olarak sunduğu ikilemeler, bileşik sözcükler, deyim ve atasözleri gibi belli bir anlama kilitlenirler. Kulak dolgunluğundan dudak alışkanlığına varan bu sözcüklerin farkında olmak, beraberinde getirdiği sözcükleri eleyebilmek gerekir. Böylece şiir dili bu sözcükleri yitirmez. İkilemeler ve bileşik sözcükler için de benzer uygulamalar yapılabilir. "Eğri büğrü" ikilemesi gramer kurallarına göre "büğrü eğri" şeklinde söylenemez ve "büğrü" sözcüğü, yanında "eğri" olmaksızın kullanılamaz. Ancak şiir bu kuralların çoğundan muaftır. Dolayısıyla hem "büğrü eğri" demeye, hem de "büğrü"yü tek başına kullanmaya yetkilidir. Deyim ve atasözlerinin bozulmuş hallerinin kullanılmasına zaten sık rastlanır. Can Yücel'in "Bin dereden bir kendimi getirdim" dizesi örnek olabilir. Şair sözcükleri ya da kalıpları onarabilmelidir. Yeni sözcükler türetmek de mümkündür. "Sözcük" sözcüğü yanlış hatırlamıyorsam Melih Cevdet'in dile katkısıdır. Cehennem ve cenneti buluşturan "Cehennet" sözcüğü Ece Ayhan'ın buluşudur. Yeni sözcükler icat etmek sözcüğün patentine sahip olmak demektir doğal olarak. O, ilk önce üretene aittir ve çok kullanılma riskinden nispeten uzaktır. Bu başlık altında tekrarlanması gereken, dudak alışkanlığı yoluyla birbirine yapışmış sözcüklerin ayrılması konusudur. Aksi halde sözcükler farklı anlamlar iletme yeteneğini kaybeder.
4. Çokseslilik
Toplumda konuşulan diller ciddi bir çeşitlilik gösterir. Aynı sınıf ve gruptan kişilerin söylemleriyle farklı sınıf ve grupların söylemleri bu çeşitliliğin niteliği hakkında fikir verir. Şiirde söylemlerin bir aradalığı, tek sesli şiirin klişeleşmeye yatkınlığı karşısında bir sağlamlık güvencesi gibidir. Bakhtin'in "karnavalesk", "diyaloji", "heteroglossia" kavramları üzerine düşünmelidir şair. Çünkü bir orkestra söz konusudur artık. Bir enstrümanın tek başına altından kalkabileceği iş değildir yaşamın müziğini yapmak. Birbirine benzer ve zıt seslerin temsil edilmesi gerekir. Kendi sesleriyle konuşan insanların varlığı; gerçekçilik ve içtenlik bağlamlarında olduğu kadar şairin şiiriyle arasındaki mesafeye de katkı sağlar. Çokseslilik estetik imkanları çoğaltır, biçimsel denemelere izin verir ve şairin siyasi duruşunu retorikten ya da ders verme içgüdüsünden korur. Şiirde çokseslilik üzerine bilgi ve değerlendirmeler için Hayriye Ünal'ın hazırladığı "Roman Kuramlarından Çoksesli Şiir Poetikasına" (Hece 129) adlı dosyaya bakılabilir.
5. Nesnel karşılık
Basitçe, bir duyguyu anlatmak yerine o duyguyu yaşayan insanın davranışlarına odaklanmak şeklinde tanımlanabilir nesnel karşılık. "Kederli bir adam" demekle, kederli bir adamın yapıp etmelerini saymak arasında büyük fark vardır. İlki tam anlamıyla bir klişedir. Yaprak kıpırdatmayan, su titretmeyen bir şöyleyişle gelir ve hepsi budur. Oysa "adamın duvar diplerine çökmüş gölgesi, sigaraları birbirine ekleyişi, havayı koklayıp boynunu paltosunun içine çekişi, uzakları tarayan tedirgin bakışları" ve daha yüzlercesi yazılabilir. Bütün bunlardan sonra, adamın kederli olup olmadığına varsın okur karar versindir. T.S. Eliot'ın "objective correlative" kavramı bu kadar değil elbette. Son derece dolaylı ilişkilendirmelere varıyor. Ama özette bir duyguyu söylemekle, ona karşılık gelecek nesnelliğin olanaklar dünyasında dolaşmanın farkı açık. Şairin birikimi ve çabası yeterliyse, şiirde klişeleşmeye karşı büyük bir silah bu.
6. İmajların (imgelerin) önemini kavramak
Nesnel karşılığın yüklendiğine benzer bir işlevi imajlar da yüklenir. Görsel, işitsel, duyusal, psikolojik imajların ve koku imajlarının kullanılması şiiri çabuk aşınacak anlatılardan korur. İmajlarla örülmüş bir şiir, gerçekçilik ve kalıcılık adına artı değerler taşır. Şairin imajları nasıl kullanabileceği, mesela koku imajlarını nasıl verebileceği gibi konular üzerine akıl yürütmesi gerekir. Bu tür düşünsel pratikler yeni biçim olanaklarına varabilir.
7. Gelenek ve lirik üzerine düşünmek
Çağların ortasında yazılan şiir kendi geleneğiyle ilişkisiz biçimde varolamaz. Sonuçta sudaki balığın planktonlarla beslenmesi kadar kaçınılmazdır bu. Şair; kendinden önceki tüm birikimi şiirinin beslendiği gelenek olarak görebileceği gibi, yalnızca Osmanlı Divan şiirini ve modernliğini bu şiir üzerinden kuran belli bir damarı da seçebilir. Sorun geleneğin şiire ne katttığı, ondan yararlanmanın özgün yollarının neler olduğudur. Lirik de şiirin olmazsa olmazlarından biridir. Salt uyaklı, kafiyeli şiirleri, lirik iskeletin çok ortada olduğu ezgisel iç sesleri kastetmiyorum burada. Bir düzyazıda dahi sözcüklerin dinamik biçimde akışından kaynaklanan bir lirizmden bahsedilebilir. Lirik tanımları gerçekten de çok geniş bir alanı kapsar. Sadece beyit, dörtlük, serbest müstezat, serbest koşuk için değil, düzyazı için dahi lirik söz konusudur. Çeşitli tanımlar için Pospelov'un Edebiyat Bilimi'ndeki "Lirik" bölümüne bakılabilir. Liriğin apolitik oluşuna, yaşanılan zamanın gürültüsünü duyurmak için yetersiz kaldığına dair yorumlar boşunadır. Çünkü "zamana ait lirik nasıl olmalı" sorusunun da muhatabı olmalıdır şair.
Sonuç
Yukarıda kısaca değinilen tüm maddeler uzun alıntılarla, karşıt ve yakın görüşlerle açılabilir elbette. Her biri, dilin klişeleşme sürecini ve klişelerin şiirde yarttığı ruhsuzlaşmayı engellemek adına kullanılabilecek yollardır ve nitelikli bir şiiri tanımlarlar. Klişe bulunana, yani cansızlaşmış olana getirilen bozmalarla varlık gösterir çoğu. İşlevsizleşmiş bir şiir dilini deformasyona uğratmak konusunda işlevleri vardır. Şairin güvenilir bir geri bildirim ortamı içinde olması, yazdıklarını iyi bir şair/okur grubuyla paylaşması da önemlidir. Biçimsel denemelerden korkmayan, akıcılık/okunabilirlik gibi unsurlarla cesurca oynayabilen, bütünüyle iddialı büyük laflar yerine nesnel karşılıklarla, imajlarla örülmüş çoksesli bir şiir kurma yolunu seçen şair klişelerle mücadele yolunda başarı gösterebilir.
NİLAY ÖZER